logo

   ...Sevginin Ve Dostluğun Buluşma Platformu...  
 

BİRBİRİNDEN GÜZEL HİKAYELER

BİRBİRİNDEN GÜZEL HİKAYELERİ OKUMAK İÇİN

BAŞLIKLARA TIKLAYIN

  İçimdekileri Söyletme! (Mutlaka Okuyun)
  Bu Dersi Mutlaka Okuyun…
  Acı bir aşk hikayesi..
  Ayrılmalıyız artık
  Bana Beni Anlat..
  Var mısın? (Mutlaka okuyun)
  Benim Hikayem…
  Gidecek Bir Adamı Seviyorum!
  Altmış yıllık bitmeyen aşk! (mutlaka okuyun)
  Evlenince Bir Çift Ayakkabı mı Olacağız?
  Padişahın Sorusu
  Bir Aşk Hikayesi – Sunay Akın
  Msn Vakası(Sizin başınızada gelebilir)
  İnsanlık Dersi…
  Baba ve Oğul..
  ACI (Yasanmıs gercek aşk)
  Bir babanın oğluna evlilik tavsiyesi
  Güzel bir sevgi hikayesi MİNE ÇİÇEĞİ
  Diplomasi…
  Sevgiye Özlem!
  İşte bir annenin kızına nasihatleri
  Selanik Türküsünün Hikayesi (Çalın Davulları)
  Bir Mor Menekşe !Sevginize kesinlikle önyargı sokmayın..
  Ameliyat masasındaki mucize !
  SENİN KADAR ÖZEL BİR KİŞİ
  TORPİL…
  Erkeğin hayatı nasıl karartılır?
  HİÇ BİR ZAMAN GEÇ DEĞİLDİR
  Örümcek ağı kadar iyilik
  ONU ÇOK SEVMİŞTİM
  KÖLELİK Mİ, EVLİLİK Mİ? (İngiliz Yazar Bernard SHAW’dan)
  Tispe ve Piremus… Karadut’un Hikayesi
  Doğmamış Çocuğun Gizli Yaşamı
  Sonsuz Aşkıma…
  ÖLÜMSÜZ AŞK
  Meşhur tuzlu kahve hikayesi…
  Başka Kadını Seviyorsan, Bu Mektubu Yırt!
  Aşk için almanız gereken 5 risk
  Konuşmayan Selma…
  Mesajınız var!
  Bardağı yere bırakın bugün!
  Bakmak Ve Görmek
  Bin Aynalı Dağ
  insan sevgisi..
  Bu gerçek aşktı.
  HAYATTA KARARLAR BİRER KİBRİT´ TİR…
  ELVEDA BİRTANEM..(Bir Aşk Hikayesi)
  Çok güzel bir aşk hikayesi…..
  Yaşlı Adam Ve At
  Akıllara Ziyan bir hesaplama ve MUHTEŞEM AŞK
  Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan
  Can Dündar’ Dan Güzel Bir öykü
  Saygısızlık Diz Boyu!
  Ateş ile Su (Can Yücelden Harika Bir Hikaye)
  Takıntılar mutluluğun düşmanıdır!
  Sevgilim bilgisayarda neler yapıyor acaba?
  Platonik aşk
  Napolyon Bonapart’ın Josephin’e yazdığı aşk mektubu…
  Cariyenin Padişaha Olan Aşkı
  İnsana Kendi Kötülüğü Yetişir….
  BUGÜN EVLENİYORUM BABA SEN YİNE SARHOŞSUN
  En Saf Aşk Ne Kadar Saf Olabilir? Mutlaka Okuyun!
  Bu Hikayenin Kahramanı Siz Olsaydınız Ne Yapardınız…?
  Gitmiştir ama bitmemiştir aşkları…
  Kalbin Öyküsü
  Karşılıksız Sevmek!
  İbret alınıp dikkat edilmesi gereken gerçek bir hikaye!
  Bir Şey Ancak Değerini Bilenin Yanında Kıymetlidir…
  Bir kadının Aşk hayatı
  Gönlü Geniş Gezgin Şemsten 40 Altın Kural

 

 

 

 

İİçimdekileri Söyletme! (Mutlaka Okuyun)

Bir hiçmişim gibi davranma bana; senden önce de yaşıyordum, senden sonra da hayata devam ederim. Elbette ömürlüktür aşktan beklentim ama olmuyorsa, tadımlık da severim!

İlk defa görmedim ormanı, denizi; yeşili de tanır gözlerim, maviyi de! Senden önce içime çekmişliğim vardır yosunun kokusunu, tenime değmiştir denizin tuzu.

Senden mi öğrendim yürekliliği, namusu, erdemi? Nasıl yürüneceğini yolda, nasıl oturulup kalkılacağını, bir adamın yanında nasıl durulacağını sen mi gösterdin?

Senden önce öğrendi kalbim sevmeyi. Acıyı, ihaneti, aşkı, kalleşliği, dostluğu bilirim. Yıkılmışlığım da oldu, savaşlarım da; küfür de ettim, kavga da; sarhoş da oldum, maşuk da! Senin boyun kadar cebimde anı biriktirdim..

Karşıma geçip ahkam kesme, gel didişmeden sevişelim. Egonu besleyip gereksizce, boşuna kavga etme. Dilimdekilerin kaç misli cümle tutuyorum içimde.

Ben huzur peşindeyim, inan hiç uğraşamam. Birbirimizi çoğaltmayacaksak, bu ilişkide yer alamam. Adamlık serde olur, yerlerden toplayamam.

Yok saydıkça benliğimi, daha çok büyürüm, geçemezsin. Kadının güçlüsünü taşımak zordur, gölgemde bile eğilirsin. Bırak kıyaslamayı, eski defterleri kurcalamayı. Açtırma kara kaplıyı, altında ezilirsin.Yolun yasını geçmişim, yaşı kemale ermişlerdenim. Çocukça oyunları bırak da, adam gibi sevelim; boşa harcayacak zamanım yok benim.

Diyeceğim şudur ki Beyzadem; tıpkı adam gibi, kadının da elma ve alma demesini bileni vardır. Koluna takınca yakışanı, kolundayken başkasıyla oynaşanı vardır. Bir gözü sende, bir gözü cebinde olanı vardır.

Aklını, ruhunu, tecrübeni koyacaksın önüne. Uzun uzun düşüneceksin bir süre. Karar vereceksen birini sevdiğine; iki yere iyi bak beyim, biri gözüne, biri gönlüne….

 

Başa Dön

 

 

Bu Dersi Mutlaka Okuyun…

Fatih sultan mehmet! sınıfta hiç akıllı durmaz,önünde oturan çocuklara kalem bat…ırır,bağırır çağırır hocası akşemsettin bir şey dediği zaman “sen bana bişey diyemezsin ben padişahın oğluyum” diye tehdit ederdi.
akşemsettin artık bu durumdan rahatsız ama bir okadarda çaresizdi. padişahın karşısına bu konu hakkında gitmekten haya ediyordu.padişaha çocuğunu şikayet etmek düşüncesi ona çok ağır geliyordu.

birgün artık herşeyi göze alıp padişahın huzuruna çıktı ve olanları ona sıkılarak anlattı. padişah durum karşısında bir müddet düşündü ve o müthiş planını akşemsettinin kulağına usulca açıkladı. aman yarabbi bu ne plandı,mümkün değildi bu planı uygulamak.akşemsettin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiysede padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi. ertesi gün yine ders ortamında ve yine fatih sultan mehmet yaramazlık yapıyordu. akşemsettinin uyarısına yine aynı tehdit cevabını verdiği sırada padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi.

bu olay karşısında akşemsettin hiddetlenerek padişaha bağırdı ve bir tokat atarak,
bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi.
padişah mahçup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı.olaylar karşısında
fatih sultan mehmetin nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı.güvendiği babası tokat yemişti.fatih sultan mehmet allak bullak olmuştu.

az sonra kapı vuruldu ve padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi.
plan muhteşem işlemişti….

o günden sonra fatih sultan mehmet asla yaramazlık yapmadı.çünkü güvendiği dağlar kar almıştı artık…

işte akşemsettinin kulağına fısıldanan muhteşem plan,işte çocuk eğitimi.işte onlar, işte biz….

koskoca padişah sırf çocuğunu terbiyesi için gözünü kırpmadan tokat yemeği göze almıştı…

 

Başa Dön

 

 

 

Acı bir aşk hikayesi..

 

Onca yıldır birlikte okudukları halde, lisenin mezuniyet balosunda ilk defa konuştular. Öyle büyüleyici bir güzelliği vardı ki Eda’nın, Demir konuştuklarına konsantre olmakta güçlük çekiyordu. Okulda gördüğünde de her zaman başını döndürmüştü bu kız. Alımlı, asil, gururlu bir duruşu vardı. Kumral teni, dümdüz saçları, yosun yeşili gözleri, düz ve hafif kalkık, ince bir burnu,

pembe dolgun dudakları ona masum, çocuksu ve aynı zamanda müthiş dişi bir hava veriyordu. Boyu ortalamanın üzerindeydi ve incecikti. Yürüdüğü zaman bir kuğu edası ile süzülüyordu sanki. Küçük yaşlardan itibaren bale yapmış olmasının etkisi hareketlerine ve duruşuna yansıyordu olduğu gibi.
Demir de okulun en popüler erkeği olarak, bronz tenli, simsiyah saçlı, koyu mavi gözleri, sert hatları olan, geniş omuzları  ve uzun boyu ile güçlü, yapılı bir gençti. Eda’nın da dikkatini çekmişti ama egoları onca yıl aralarında bir diyaloğun geçmesine engel olmuştu. İkisi de ilk adımı atma konusunda diğerinden medet umuyordu.
Baloda yenilen Demir oldu çünkü  o gece Eda bir başkaydı. Artık bu oyunu daha fazla devam ettiremeyeceğini hissetti genç adam. Balodan sonra onu bir daha göremeyecek olma riskini göze alamazdı. Duymuştu, Eda üniversiteyi İsviçre’de okuyacaktı.
O gece balonun yapıldığı büyük otelin bahçesinde sabaha kadar konuştular. Meğer paylaşacak öyle çok konuları, o kadar ortak noktaları varmış ki…Ruh ikizleri tabirine birebir uyuyorlardı her halleriyle…
Öyle yoğun hisler sarmıştı ki ikisini de birbirlerinin gözleri önünde ama hiçbir iletişim olmadan geçen onca yıla üzülmediler bile.
Geleceği birlikte geçireceklerinden emin olarak birbirlerine sarıldılar. Öylece kalakaldılar saatlerce. Ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, evlerine gidip ailelerine müjdeyi vermek üzere ayrıldılar.
Eda evinin önünde arabadan indiği sırada, yokuş aşağı hızla gelen bir kamyonetin çarpması ile olduğu yerde hayatını kaybederken Demir onu sabaha kadar beklemiş olan annesine daha kapıdan girer girmez hayatının kadını ile karşılaştığını ve hemen o akşam annesi ile tanıştırmak için getireceğini anlatıyordu…
Hayat bazen acımasız oluyor dostlar. Hissedilenler saklanmasa diyorum. Beklemesek bir şeyleri paylaşmak için. İçten geldiği gibi yaşasak…
Hayat Güzeldir

 

Başa Dön

 

 

 

 

Ayrılmalıyız artık

Ayrılmalıyız artık haşmet
-Olur
-Ne yani hiç itiraz etmicen mi
-Yooo
-Öküzsün haşmet öküz
-Sen de böyle numaraları yiyeceğimi düşünecek kadar salak

-Ayrılmalıyız artık rıza
-Güzel şarkıdır bu
-Yokkk gerçekten ayrılmalıyız güftesiz olanından
-Neden böyle iyiydik
-Bundan sonra tek tek iyi olacağız kapiş

-Ayrılmalıyız artık
-Hayır bırakmam seni
-Allahım bıraksana kolumu ragıp
-Hayır hayır bırakmam
-Şu türk filmlerine olan merakın yüzünden kolumdan olcam ragıp
-Gitme Nalan
-Bir durak sonra incem ragıp tren hızlanıyooo bırakkkkkk

-Ayrılmalıyız musa
-Böyle iyiydik güzelim
-Bana güzelim deme
-Peki demem hayatım
-Bak bide hayatım diyo o kadar yalandan sonra nasıl bakıyorsun yüzüme
-Onların hepsi rengarek pembe beyaz yalanlardı aşkım
-Ben rek körüyüm musa
-Önemli değil ben seni bu halinlede seviyorum renk körüsün diye ayrılacak değiliz herhalde
-Selamün kavlen
-Mutluluğumuz içinmi dua ediyon bitanem
-Hayır gebermen için musa geber musa geber

-Ayrılmalıyız artıkın
-Döncem ben sana
-Ne dönüyon len ayrıldık diyom
-Oha falan oldum yani
-Git başka yerde ol , bitti herşey
-Döncem ben sana
-Bak hala döncem diyo ben seni bir döndürcem ama annene yazık bi oğlu var ondan olmasın

-Aloooo şebnem
-efendim
-Ayrılmalıyız artık
-Ne o eski sevgilinden yeniden ayrıl kampanyasımı var
-Nasıl yani
-Geçen hafta sen pislik bir domuzsun deyip suratına telefon kapamıştım ya
-Demek öyle bitti herşey
-Biten birşeyi yeniden bitirmekte enteresan bir olgu tabi sana kolay gelsin

 

Başa Dön

 

 

 

Bana Beni Anlat..

Beni Bana Anlat; Cezmi Ersöz’ün güzel bir yazısı

Tam kapıdan çıkacakken durdum bir an. Yaşadığımız onca şey kalbimden geçti. Kalbimden sen geçtin. Kalbime saplanıp çıkan bir kurşun gibi… İçim dondu bir an. Sonra açtım gözlerimi ve yoluma devam ettim. Her gün binlercesini yaşadığım böylesi anlardan biriydi sadece.

Zamanın dışına çıkıp sonra yeniden hayat girdiğim, önce hücrelerime dağılıp sonra yeniden aynı bedende buluştuğum o krizlerden biriydi. Ölüp yeniden dirilmek gibiydi…

Küçük detaylar… Anlar uçup giden.. Hangi defterimi açsam sana yazdığım bir cümle bir şiir var. Hayatım seninle mi geçti? Ben senin için mi doğdum? Bir başka adama aşıkken seni nasıl sevebilirim? Gerçek aşk bu mu? Oysa nasılda yabancıyız birbirimizin acılarına, nasılda umutsuzuz birbirimize. Seni anlayabilseydim… Seni basit kıskançlıklardan arınıp sevebilseydim. Zaman daralıyor… Yaşlanıyorsun… Yaşlanıyorum geçen zaman hayatımızdan çalıyor. Nasıl da buluşur yollar, sonra ansızın bir sapağa döner birisi… Diğeri bırakıldığı yerde bir ömür boyu donakalır arkasından! Bana hayatı anlat…. Bana aşkı anlat! Bütün ezberim bozuldu. Kapılarında kalırdım… O kapıdan içeri hiç girmedim mi ben? Hala orada bekliyor muyum ?
Biliyorum bir başkasıyla birleştirdin hayatını, neden şaşırıyorum detaylara, anılarınız çoğalıyor, yolculuklar, kırgınlıklar, yeniden kavuşmalar, sevişmeler bu kadar uzağımdayken mi yakınsın bana, bu kadar uzağındayken mi içindeyim? Sevgi başka bir şey mi ne olur anlat bana? N’ olur, anlat, bana…

Neyim var ki sığınacak? Başka savunmam yok.” Beni arama görüşmeyelim” demekten başka… Terk edilmiş birinin, beni arama demesinden daha zavallıca ne olabilir ki… Bana hayatı anlat! Çöz beni! Bütün acılarımı silip beni baştan yarat! Sonra nereye gidersen git! Beni parçalarıma böldün. Beni hücrelerime dağıttın. Şimdi biçim ver ki nefes alabileyim yeniden! Bana bir kılıf yarat, yeniden! Yaralarımla çok çirkinim. Kırıcıyım. Çirkinim…. Nasılda acımasız şu zaman, son sürat bir delilikte sürükleniyor hayat, o kapının önünde öylece donmuş bakıyorum yıllardır.
Neye yarar sözcükler kalpleri kırmaktan başka. Beni sevdiğini söylemen, neye yarar! Neye yarar beni bir daha arasan ya da hiç aramasan… Neye yarar acı çeksen… Acı çeksem…?
Kaybettik birbirimizi… Kirlendik hayat gibi. Bana beni anlat… Bana hayatı anlat… İnançlarımı geri ver bana, yıllar önce seni kusursuzca sevebilen o gencecik adamın heyecanını, hayata bağlılığını, aşka inancını geri ver, bana beni geri ver artık!bana seni ver!
Ne olur aç artık o kapıyı! Gece, soğuk… İstanbul, damla damla yağıyor aşkımızın üzerine… Bu ev, senin soluğun olmadan ısınmıyor… Kim bilir, nerdesin? Hangi gözlerin içinde kaybettin kanayan yüreğimi ?
“Bir kente, aşkın için gelmek ne güzel ama aşkın için bir kenti terk etme!” demişti birisi… İstanbul bunu haketmiyor sen haketmiyorsun demişti… Oysa, bilinmezliğin yolculuğuna biletimi çoktan kestirdim ben… Gidiyorum… Kaçıyorum… Yorgunum…

 

Başa Dön

 

 

 

Var mısın? (Mutlaka okuyun)

Saatlerdir bilgisayarın başında oturuyordu, hala beklediği e-posta gelmemişti. Silkindi. Kaç saat olmuştu bilgisayar başına oturalı? Oooo! İki saatten fazla olmuş, koskoca iki saat? Arkadaşları yemeğe davet etmişti, Sinan sinemaya, oda arkadaşları ise fal partisine.. Hiçbirini kabul etmemişti.

Şimdi bu ücra internet cafede gelecek o maili bekliyordu. Daha ne kadar sürecekti? Kimbilir belki, bugün hesabına bile girmemişti, girmeyecekti? Girse bile yazacağı daha önemli insanlar vardı belki… Belki de onun ona önem verdiği gibi o, ona önem vermiyordu? Yok canım! O da en az Sevgi kadar değer veriyordu Sevgi’ye, yazdığı her mesajın karşılığı ertesi güne geliyor, hadi ertesi gün olmadı birkaç gün içinde gecikmenin özürünü de içeren e-posta hesabında bekliyordu Sevgi’yi.

Aylar olmuştu yazışmaya başlayalı, bir kez bile aksamamıştı e-postalar. Ta ki, bu haftaya kadar. Hafta başından beri tek bir satır gelmemişti ondan. Tuhaf! Oysa kendisi yazacak bir şey bulamasa -ki, bu da ayda yılda bir olurdu-yönlendirilmiş edilmis mesajlar gönderirdi, güzel sözler, fıkralar ya da ufacık bir e-kart. Üçüncü gün dayanamamış, onu merak ettiğini söylediği bir e-posta göndermişti: Heeeey, öldün mü kaldın mı? Haber verseneeeee! diye şakalaşmıştı üstelik. Ses seda yoktu yine karşı tarafta, beşinci gün iyiden iyiye meraklanır olmuştu, hatta bir sapığın onun hesabına girip gelen mesajları ondan önce okuyup sildiğini bile düşünmüştü. İyisi mi oturup bütün gün bekleyecekti bilgisayar başında, hem içinde de bir şüphe kalmayacaktı böylece.

Bugün sekizinci gün de bitmişti. Yine en ufak bir yazı bile gelmemişti. Unuttu beni diye geçirdi içinden. “Tabii, ne bekliyordun ki!” diye kızdı kendi kendine. Alay etti bir süre bu çocukluğuyla. Hiç görmediği, sadece yazılarıyla, şiirleriyle tanıdığı biriydi karşıdaki ve hep öyle uzakta öyle bilinmez kalacaktı. Ne bekliyordu ki? Kendisi de bilmiyordu. Hayalinde bu yazıları yazan kişiyi bir türlü canlandıramıyordu. Ne zaman gözlerini kapasa sadece bir çift el görüyordu, klavyenin tuşlarına dokunan güzel parmaklar… Bu elin kime ait olduğunu görmeye çalışıyor, didiniyor ama hayali bir anda dağılan sis gibi yok oluyordu.

Ertesi gün soluğu yine bilgisayar başında aldı. Bekledi, bekledi. Birkaç arkadaşından gelen e-postaları yanıtladı hemencecik. Aslında böyle beklemek fena da olmuyordu hani. Zaten tatildeydi yapacak başka bir işi yoktu, arkadaşlarından çoğu eve dönmüştü kalanlar ise onu çağırsa da o pek istemiyordu. Bu düşüncelere dalmışken yeni bir mesaj geldi. Hayret adres pek yabancıydı ona. Biraz tereddüt ettikten sonra yüreği korku içinde açtı. E-posta, “merhaba ben Akın’ın yakın arkadaşıyım. Kendisini trafik kazasında kaybettik, telefon defterinin arasında sizin e-posta adresinizi bulduk ve haber vermeyi uygun gördük. Başımız sağolsun” diyor ve devam ediyordu ama e-postanın devamı onu ilgilendirmiyordu artık. Okuyacağını okumuştu zaten. Kaçıncı ölüm haberiydi bu, bu kaçıncı değer verdiği insandı yitip giden? Bazen bütün uğursuzluğun kendinde olduğunu düşünüyordu. Sonra saç ma geliyordu düşündükleri, ama ne farkederdi ki, işte cok sevdiği, her gün yazdıklarıyla onun gününe renk katan o kişi artık yoktu. Kötü bir şaka olamaz mıydı?

Ne yapacaktı şimdi? Beklediği e-posta gelmiş miydi? Ne yani kalkıp gidecek ve bir daha gelmeyecek miydi? Bir daha o güzel mesajları hiç göremeyecek bir daha o elleri hayal edememenin üzüntüsüyle doğruldu. “Cebinden size henüz yollamadığı, yollamak için doğum gününüzü beklediği bir şiir bulduk. Tıpkı sahibine ulaşmamış bir mektup gibi duruyordu oracıkta. Aşağıda onun, sizin için yazdığı son şiiri bulacaksınız.

VARMISIN?

Biliyorum şaşıracaksın
Son sözler gibi gelecek kulağına
Yoo yanılmıyorsun.
Son sözler bunlar.
Bu uzaklığı kaldırmak için ortadan
Sadece bir ufacık his’tik, sen bana ben sana
İki satır lâf, iki mısralık şiirdik
Bir gülücüktük
Bir soru isareti
Oysa daha fazlasını istemek bencillik mi?
Anla artık!
Sözler var ama satırlar yetersiz
Düşünceler var ama sayfalar yetersiz.
Duygular var ama mısralar yetersiz.
Anla artık biliyorum bir sen var, bir de ben
Uzak uzak yerlerde ayrı ayrı şehirlerde.
Ama desem ki, sana:
Biz demeye var mısın?
Desem ki, ne sen olsun, ne de ben.
Bir biz olalım.
Varmısın?

Akın Yıldız

Şaşırmıştı, istemezdi etraftakilerin gözü önünde ağlasın. Hiç adeti değildi ne de olsa. Oysa Akın hep nasıl hissediyorsan öyle ol başkalarını boşver derdi. İşte her zamanki gibi yine dinlemişti onun sözünü. Demek o da aynı şeyleri hissetmiş, o da artık bu uzaklığı kaldırmak istemişti. Doğumgünü geçmişti, hem de yine bilgisayar başında. Yeni bir yaşa daha girmişti işte, yepyeni bir yaş, yepyeni umutlar, acılar, mutluluklar. Her yaş olgunlaştırırmış biraz daha insanı, belki de en çok bu yaşa girdiğinde olgunlaştığını anlayacaktı yıllar sonra arkasına dönüp baktığında kimbilir…

Akın! Kahretsin, seni şimdiden özledim diyerek hıçkırıklara gömüldü. Neden sonra eli yanıta gitti. Akın’a geç kalmış bir yanıttı bu.

Sadece tek bir sözcük yazdı:

VARIM!

 

Başa Dön

 

 

 

Benim Hikayem…

“Dünyayı güzellik kurtaracak” demiş üstad ve “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey”… Evet, benim hikayem de böyle başlıyor, seni sevmekle…

Ben seni sevmekle kendime dünyanın en güzel hediyesini verdim sevgili. Ben seni sevmekle her şeye yeniden başladım, kendimle yeniden tanıştım… Sen bana dünyanın en güzel hediyesini verdin çünkü; umudu…

Senin içinde taşıdığın sevginin ne kadar da değerli olduğunu ve mutlu olabilmem için sadece beni sevdiğini düşünmemin bile yettiğini… Evet, bizler hayatta küçük şeylerle mutlu olabilen insanlardık hep ama yine de hiç unutmadık; hayatta insanı mutlu edebilecek o küçük şeylerin aynı zamanda ne kadar zor kazanıldığını. Seni sevmek o kadar kolay ki sevgili, seni sevmek öyle güzel ki… Sen bana hayat gibi geldin, tüm dileklerimin kabulü gibi…

Bilmeni istedim ki, yeryüzündeki hiçbir varlığın gerçeğe dönüşmüş rüyası senin kadar muhteşem olamaz sevgili… İyi ki varsın, iyi ki sevmişim seni…

 

Başa Dön

 

 

Gidecek Bir Adamı Seviyorum!

Siz hiç gideceğine emin olduğunuz birini sevdiniz mi? Sadece sevdiğiniz için yanınızda olmasını istemenin haksızlık olacağını, sizinki kadar olmasa da, onun yüreğinde yeriniz olduğuna inandığınız bir adamı sevmenin, ne kadar zor olduğunu bilir misiniz?
Ne bana, ne başkasına ait olan; bir çınar gibi yalnız yaşayan, özgürlüğünü ellerine kelepçe etmemiş bir adamı seviyorum.

Her düşündüğümde kalbimi sızlatıyor sevgim. Nasıl anlatmalı bu duyguyu bilmem ki? Doktorların, ölecek dediği hastanın başında beklemek gibi, elinizden bir şey gelmez, sadece iyi bakarsınız, başında beklersiniz. Bir yandan kendinizi hazırlarsınız, ne kadar hazır olabilir ki insan?
Ayrılığın çok uzak olmadığını bile bile sevmek, kalbin kaldıracağından ağır bir yük gibi ama öyle dayanıklı ki şu kalp, sanki etten, kandan değil de demirden. Onu seyrettim uyurken, kırılacak gibi duruyordu. Öyle narin ki, pamuklara sararak saklamak geliyor içimden. “Erkek adam narin olur mu?” diye düşünmeyin, oluyor! En kadın yanım bile kaba kalıyor.
Vakti geldiğinde gideceğini bildiğim bir adamı seviyorum. Oysa kalsın isterdim. Bir ömrü birlikte geçirelim. Yaşlanalım koltuğun üzerinde, balkonunda begonviller açan evin serin saatlerinde birlikte ölelim. Omuz omuza duralım ayakta, zor bu yükü hayatın, her köşe başı geçene çelme takmak için bekleyenlerle doluyken, saklanalım birbirimize. Dışarıda fırtına çıkmış, güneş açmış, volkanlar patlamış, bize ne? Ama öyle olmayacak! Onun gidip kafa tutması gerek hayata, tüm sakinliğine rağmen, kızgın bir güneş altında bağırması lazım kan ter içinde.

Birine, sen seviyorsun diye “kal” denmiyor. Biliyorsun, hissediyorsun, şimdi olmasa yarın, mutlaka gidecek. Zaten sevgi, seven yüreği bağlar, karşı taraf sorumlu değil ki! “Sevmeseydin arkadaşım” derler adama, silah zoruyla yatmadık ya koluna!
Acı, aşkın kan kardeşi, ayrılmamaya yeminleri var. Ne zaman gönlüne aşk ateşi düşerse, bil ki canın yanacak. Öyle büyük alev topları patlayacak ki içinde, her yan kül, duman olacak. Gözünden yaş yerine ömrün akacak. Birine tutulduysan, söz geçiremiyorsan kalbine, kendini yangınlara hazırlayacaksın. Önünü, sonunu görmeyi öğreneceksin. Aşk dediğin, bir çeşit delilik hali, akıllı insan aşık olur mu hiç? Aslında, aklı olan sever. Bilirsen ki bu bedenler ihtiyarlayacak, büzüşecek, geriye hiçbir şey kalmayacak güzellikten, önce aklı seversin.
Gidecek bir adamı seviyorum. Kendine zulüm etmek böyle olmalı ama bu, zulmün en asil olanı. Karşılık beklemeden sevmeyi öğretiyorum kalbime. Tüm insani isteklerime rağmen, olduğu kadarıyla yetinerek tadını çıkarıyorum.

Ruhumdaki yabani otları koparıyorum. Egomu, gururumu, şeytan yanımı, çıkarları, almayı, sadece istemeyi, bildiğim bütün aşk oyunlarını yolarak söküyorum. Bir daha hiç çıkmasınlar diye ateşe veriyorum. Sevgi tarlasına yakışmayan ne varsa temizliyorum. Kirlenmiş neresi varsa, eskimiş hangi gönül yarasının artıklarını tutuyorsam, hepsini kaldırıp atıyorum. İçimde büyük bir bahar temizliği var. Hak ettiğine inandığım bir erkeğe, daha önce kimseye bakmamışım gibi bakıyorum.
Sonu ayrılık olacak bir aşka koşuyorum. Üstüm başım ne kadar kirli olsa da, sevgimi yıkadım, gümüş bir tepside sunuyorum. İster alır, ister almaz ama ben aşka inancını kaybedenlere inat ve aşka rağmen; dimdik sevdamın arkasında duruyorum. Her yaşam mutlu bitecek değil ya? Ben payıma düşeni aldım, gidecek bir adamı seviyorum!

 

Başa Dön

 

 

 

Altmış yıllık bitmeyen aşk! (mutlaka okuyun)

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.

İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu… Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı.

Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve “Sevgili Michael” diye başlıyordu..
Ve “Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini” anlatarak devam ediyor.. “Ama sakın unutma, seni daima seveceğim” diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: “Belki, size yardımcı olabilirim” dedi. “Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin..” dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi..
“Bağlıyorum efendim.” Telefonda, karşıdaki hanıma “Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını” sordum. “Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık” dedi. “Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?..” “Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı.

Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz..” deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki orada bilirlermiş.. “Bunların hepsi aptalca aslında” dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın “Şimdi Hannah’nın kendisi bir huzurevinde” dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; “Evet, Hannah burada yaşıyor” dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah’yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve “Genç adam” dedi, “Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı..
Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi..” Derin bir nefes daha.. “Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep..” Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. “Ve onu hep sevdim..” İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. “Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki..” Hannah’ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız “Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size” dedi..” Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim” dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. “Hey baksana.. Bu Bay Michael’ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. “Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle “Evet bu benim cüzdanım” dedi. “Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum.” “Hiçbir şey borçlu değilsiniz” dedim. “Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum.” “Mektubu mu okudun?” “Sadece okumakla kalmadım. Hannah’yı da buldum..” “Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle..” “Çok iyi.. Hem de harika” dedim, yavaşça.. ”

Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım.” Elime sımsıkı sarıldı.. “O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti.” “Bay Goldstein” dedim.. “Gelin benimle..” Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. “Hannah” dedi.. “Bu bay’ı tanıyor musun?” Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. “Michael” dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. “Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?..” “Michael” diye yutkundu Hannah. “İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael’ım.” Michael Hannah’ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. “Gördün mü, bak?” dedim “Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, bir gün kesinlikle yaşanacaktır.” *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı..

Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını on sekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.

 

Başa Dön

 

 

 

Evlenince Bir Çift Ayakkabı mı Olacağız?

Bu bir gelenekti,

gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi..
genç kız kalbini kadere dayar beklerdi..

Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi. Bir kaç kandamlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.

İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa? Gittikçe sıkıntı bastı. Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu.

Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı. Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki. Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.

Bir an ayakkabılara ilişti gözü. Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış, birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı… “karı-koca gibi” dedi içinden. Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri… Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir.

Arkadan vuranı da çoktur, destek olanı da… “ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken… Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.

Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi. Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu. Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü…

Demek ki bir ucu Hz. İsa’dandı…

Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden. İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi. Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı. Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi.

Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha. “o yolu kullanmış” dedi. Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde. Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine..

Demek ki bir ucu Hz. Âdem’dendi.

Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin. İri ve damar damardı elleri. Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden. Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu. “Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi…

Demek ki bir ucu Hz. İbrahim’dendi.

Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu. Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu. Sesi ahenkliydi. “Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara. Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…” O çok nazikti. Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi..

Demek ki bir ucu Hz. Süleyman’dandı.

Ne güzeldi dilinde En Sevgili..
Efendimizden bahsediyordu. Kendiyle birlikte Efendimizin aşkını da getirmişti. Yastık örtüleri daha da beyazlamış, çiçekli danteller gülümsemişti. Cama meyleden sardunya, bir yaprağını bu tarafa çevirmişti. Sehpadan düşen tespih sanki vecde gelmişti. Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmış, eşyaların özünde kandiller yanmıştı..
Sevindi onun Efendisini sevdiğine..

Demek ki bir ucu Hz. Muhammed Mustafa’dandı. (sav)

Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti. “Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce. Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”

Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense. “çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi. Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve o aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandığını.

Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.

Bir an ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu. Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını-burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu. Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı… Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı… Bir koku vardı içinde… Kardelenler kokar mıydı?

Güzellik;

Hafif, esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı,
Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin…
Ay gibi haledendi…
Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı.
İşte o an anladı gencin demek ki bu hali de Hz. Yusuf’tandı…
Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmıştı..

 

Başa Dön

 

 

 

Padişahın Sorusu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Padişah vezire sormuş:

vezir! demiş cibiliyetmi egitim mi? -eğitim mi önemli cibiliyet (soy-sop-mezhep) mi?

vezir düşünmeden cevap vermiş: -cibiliyet padişahım.

padişah memleketin her yerine tellallar çağırtmış.

-duyduk duymadık demeyin en iyi hayvan eğiticisine yüz kese altın…

en iyi hayvan eğiticisi padişahın huzuruna çıkarılmış. padişah hayvan eğiticisine sormuş:
-bir kediye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretebilirsin?

-altı ayda öğretirim padişahım.
altı ay dolmuş,
huzura alınmış.

padişah: -öğrettin mi?
-öğrettim padişahım.
saray erkanı toplanmış, kedi elinde tepsi servis yapmaya başlamış,
tam vezirin önüne gelmiş; padişah yine vezire sormuş: vezir! demiş.
-eğitim mi önemlidir cibiliyet mi?
vezir padişahın sorusuna cevap vermeden önce cebinde hazır tuttuğu fareyi yere bırakmış.
kedi tepsiyi attığı gibi farenin peşinde koşmaya başlamış.
tabi altı aylık eğitimde boşa gitmiş.

vezir cevap vermiş.
-cibiliyet padişahım.

Önüne bir fare düştüğünde,
eline bir fırsat geçtiğinde,
çıkarı için vatanını satmaktan,
halkını harcamaktan tereddüt etmeyecek yüksek eğitimli kedilerden,
Rabbimiz bu memeleketi, bu milleti muhafaza kılsın

 

Başa Dön

 

 

 

Bir Aşk Hikayesi – Sunay Akın

Heybeliada’daki Deniz Okulu’ndan mezun olan İsmail Türe,
kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kıza kaptırır gönlünü.

İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü taksalar da,
birbirlerini çok seyrek görmektedirler.
İsmail Türe denizaltıda muhabere subayı olarak görevlidir çünkü.

Üsteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini ögretecek,
Çanakkale’den geçis yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleşeceklerdir.

Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte,
sohbet etmektedirler. Aralarindan birinin heyecanlı olduğu herhalinden belli olmaktadır.

Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden
bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür: “Seni seviyorum…”

Arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe’ye bakarken,
genç aşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir…
Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı düşmez olur denizaltıcıların dillerinden.

Herkes, haberleşmek için kurulan ışık yolunu konuşur.
Arkadaşları “Evlen artık su kızla da, buradan her geçişimizde selamlaşmayı bırak artık”
diye takılırlar İsmail Türe’ye.

Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile,
Çanakkale Boğazın’dan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci
gözünü bir an olsun ayırmaz Gelibolu kıyılarından.

Yine bir gün, yirmi yedi yaşındaki Üsteğmen, Çanakkale’den geçecekleri gün ve saati,
denizaltının uğradığı bir limandan haber verir nişanlısına.
Ege Denizi’nden Boğaz’a girii yapacaklarını, en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir.

Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi, o gece de uyku girmez.
Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta
ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır.
Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de…

Birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde.
Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir.
Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür.”Seni seviyorum…”

Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri Kunt işareti görünce gülümser:
“Hay Allah, bu kız denizaltıları şaşırdı. Nişanlısının denizaltısı bizim önümüzdeydi…”
Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü denizaltısının komutanı Bahri Kunt,
yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek, karşılık verilmesini emreder.
Yanındakilerin “Ne diyelim komutanım?” diye sorması üzerine de şunları söyler:
“Ebediyete kadar…”

O gece Üsteğmen İsmail Türe’nin görev yaptığı Dumlupınar,
Çanakkale Boğazı’na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur.
Ama, Gelibolu kıyılarına gelmeden Nara Burnu açıklarında
İsveç bandıralı “Naboland” adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler çıkararak, Çanakkale’nin karanlık sularinda kaybolmuştur.
Her şey birkaç dakika içinde gerçeklestiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü denizaltısı Dumlupınar’a çarpan geminin yanından habersizce geçerek,
Gelibolu’ya ulaşan ilk denizaltı olur.

Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda,
genç denizci çoktan dalmıştır “ebediyete kadar” sürecek olan uykusuna!…

Sunay Akın

 

Başa Dön

 

 

 

Msn Vakası(Sizin başınızada gelebilir)

O gece mail kutusuna gelen bir notun tüm geleceğini etkileyeceğini
bilemezdi. Ekte gönderilen dosyayı açtığında ekranı binlerce gül
kaplamıştı. Her tıklamada yeni bir sayfa açılıyor ve her açılan
sayfada değişik renklerde güller tüm ihtişamıyla gözler önüne
seriliyordu. Son tıkladığında ise ekranda şöyle yazıyordu;

” Hiçbirisi senin gibi olamaz. Seni seviyorum…”
Fulya çok şaşırmıştı. Maili gönderene baktı ama bu isim onda hiç bir
çağrışım yapmamıştı.
Sonraki günlerde benzer mesajlar gelmeye devam etmişti.Her defasında
farklı çiçekler kaplıyordu ekranını ve son sayfada yine aynı şeyler
yazıyordu. ” Hiçbirisi senin gibi olamaz.Seni seviyorum…”

Fulya bu esrarengiz kişiyi merak etmeye başlamıştı. 10.gece gelen
mesajı yanıtlamayı düşündü.
İster istemez etkilenmişti. O günlerde kendini çok yalnız
hissediyordu…
Kim acaba diye kendi kendine sorarken birden parmaklarının klavyeye
uzandığını farketti.
” Bu çiçekleri bana neden gönderiyorsunuz? Lütfen kimliğiniz
hakkında bana bilgi verirmisiniz?…”

Yazdıkları sadece bu kadardı. Ardından iletisini göndermek için
“Gönder ”
tuşuna bastığında hayatının
ne hale geleceğini asla bilemezdi…

Ertesi gece heyecanla mail kutusuna baktı. Yine aynı kişiden bir
Mail
daha gelmişti. Yüreği dalgalı denizlere dönmüştü.Aceleci tavırlarla
maili açtı. Bu defa tek sayfalık bir ekran vardı karşısında ve
şunlar
yazıyordu;
- ” Beni gerçekten merak ediyorsan yarın öğleden sonra saat 2′debilgisayarının başında ol ve msn’ in açık olsun…”

Fulya o geceyi biraz heyecanlı birazda huzursuz geçirdi… Gece
boyunca hep bu konuyu düşündü. Kimdi, neyin nesiydi, neden her gün
bu
mailleri ona gönderiyordu…Bu soruların cevabını bulamamıştı.
Ertesi gün saat 14.00′te ekranın başındaki yerini aldı ve msn’ i de
açtı.
Bir süre sonra ilk mesajı almıştı.
- ” Merhaba çiçeğim…” Fulya kalbinin deli gibi atmaya başladığını
hissetti…
- ” Merhaba…Kimsiniz ? ”
- ” Sizi tesadüfen buldum. Bana gelen maillerden birinde sizin de
adresiniz vardı. gizemlicicek…. çok dikkatimi çekmişti. O yüzden
size her gece birbirinden güzel çiçekleri maillemeye başladım.
- Peki ama ” hiçbirisi senin gibi olamaz. Seni seviyorum ” ne demek
oluyor?
- İkimiz de çiçekleri çok seviyoruz değil mi? O zaman birbirimizi de
çok seveceğiz desem herhalde yanlış olmaz.
Fulya ne diyeceğini bilemiyordu.Uzunca bir süre cevap yazamadı.
Sonra
; – Bakalım zaman ne gösterecek. Bu arada kendini biraz tanıtırsan
memnun olacağım.
-Hiç gerek yok…Çünkü sen beni çok iyi tanıyorsun.
Fulya iyice afallamıştı. Cevap yazmak için ekrana baktığında karşı
tarafın çıkmış olduğunu gördü. Bir süre bekledi ama geri dönüş
olmadı.
Herhalde elektrikleri kesildi ya da başka bir sorun çıktı ” diye
düşündü…

O gece ve sonraki geceler meçhul kişiden hiç mail gelmedi. Her gün
msn’ i açıyordu ama orayada gelen giden yoktu. Fulya’nın içi içini
yiyordu. Neler oluyordu? Hiç bir sorunun cevabını bulamamak git gide
sinirlerini germeye başlamıştı. Aradan bir aydan fazla bir zaman
geçmişti ve Fulya bu esrarengiz kişiyi unutmaya başlamıştı.
Bir gün çalıştığı iş yerine sivil polisler geldiler . Fulyayı
arıyorlardı.
” Benimle ne işleri olabilir ” diye düşünürken odasına giren
polislerden biri kollarına kelepçeyi takı vermişti. ” Hey neler
oluyor, ben ne yaptım ki ” diye avaz avaz bağırmaya başlamıştı.
Polisler bilgi vermiyordu.Sadece
” Bizimle emniyete geleceksiniz ” diyorlardı. Özellikle kollarına
vurulan kelepçeler moralini çok bozmuştu.
Neler olup bittiğini çözmesi olanaksızdı.

Emniyet Müdürlüğüne gidene kadar polisler tek kelime bile
etmemişlerdi.
Kapısında ” Dolandırıcılık Masası ”
yazan bir odaya girdiğinde hepten şaşkına dönmüştü. Masadaki görevli
polis

- ” Buyrun Fulya hanım oturun ” diyince ilk sandalyeye kendini
atıverdi.
” Söyler misiniz neler oluyor ? Bu bir şakaysa çok ağır bir şaka
oldu.Derhal bu oyunu kesin …”

Daha lafını bitirmemişti ki kendisine oturmasını rica eden polisin
sert bir ifadeyle ” Hep böyledir.Yaparlar ama kabul etmezler…”
sözleri başını döndürmeye yetmişti. Birden fenalaştı ve olduğu yere
yığılıp kaldı.Gözlerini açtığında bir sedyede olduğunu
arketmişti.Boş
gözlerle etrafına bakıyordu.
Biraz sonra kendisini iş yerinden alan polislerden biri yanına
geldi.
- İyi misiniz Fulya hanım? Kendinize geldiyseniz artık işimize
bakalım.
Güçlükle doğrulmuştu. Sonra polisinde desteğiyle tekrar o odaya
girdiler.
Aynı sandalyeye oturmuştu.
- Fulya hanım, dolandırıcılıkla suçlanıyorsunuz. Banka hesabınızda
son
15 gün içinde tam 28 işlem yapılmış. Bu süre zarfında yaklaşık 4
trilyon lira hesabınıza yatmış ve oradan da başka bir hesaba havale
edilmiş.
-Olamaz…Benim böyle şeylerden haberim yok.Bankada 350 milyon liram
var.Bunun dışında da neler olup bittiğini bilemiyorum.
-Fulya hanım,şimdi bize işbirliği içinde olduğunuz kişilerin
adlarını

vermenizi istiyoruz.
-Siz neler diyorsunuz? Ne işbirliğinden bahsediyorsunuz?.
-Dolandırıcılık bayan… Genelde tek başına yapılmaz bu işler.
Ayrıca

bu kadar parayı ne yaptığınızı da bize derhal açıklayın. Fulya
hıçkıra

hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Artık
ifade verebilecek durumda değildi.
Sinir krizleri geçirmeye başlamıştı. Birden kendini parmaklıklı bir
odada bulmuştu. Dışardan ölü bir ışığın içeri süzüldüğü rutubetli
küçük bir odaydı. O geceyi sabaha kadar ağlayarak geçirmişti.
Sabahın ilk ışıkları küçük pencereden içeri süzüldüğünde gün
ağlıyordu

gözlerinde ve üşüyordu… Bir süre sonra kapı açıldı ve bir kadın
polis kolundan tutup kendisini takip etmesini söyledi. 2-3 dakikalık
bir yürüyüş sonrasında tekrar ilk geldiği odaya varmışlardı.
Fulya’nın yüzü solmuştu ve tir tir titriyordu.Polisler ona sıcak bir
fincan çay verdiler. Önce fincanın sıcaklığıyla ellerini ısıttı
sonrada yudum yudum içmeye başladı.
-Başınız iyice dertte bayan…28 kişinin banka hesabından kendi
hesabınıza havaleler yapmış ve ardındanda 4 trilyonu
3 ayrı hesaba aktarmışsınız ve bu paralar ertesi gün ilgi
hesaplardan
çekilmiş.
-Benim hiçbir bilgim yok, ben bir şey bilmiyorum diyebildi..Ardından
sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.
- Bugün savcılığa çıkaracağız sizi ve tutuklanacaksınız. İyisi mi
bize
yardımcı olun da şu işi çözelim.
Fulya darmadağınık olmuştu.Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Sonra ”
tutuklanacaksınız ” sözünü hatırlayıp daha da büyük bir korkuya
kapıldı. O andan itibaren hiç konuşmadı. Fulya’yı bir başka odaya
aldılar.Yaklaşık 2 saat kadar orda tek başına kalmıştı. Bu süre
zarfında neler olup bittiğini asla anlayamadı. Sonra bir bayan polis
geldi ve kendisini takip etmesini söyledi. Budefa bir arabaya
binmişlerdi. 10-15 dakika sonrada savcının karşısına çıkarılmıştı.
Savcı 55-60 yaşlarında babacan tavırlı biriydi.
-Otur kızım deyişi Fulyanın içini birazcık da olsa rahatlatmıştı.
- Anlat bakalım kızım. Nasıl başladın bu işe?
- Benim bahsettiğiniz işlerle hiç ilgim yok savcı bey dedi.
-Banka hesabınız öyle demiyor … Ne vardı banka hesabında. Neler
olmuştu
- Bakın ayın 13 ünde sarıgül notuyla 750 milyar, 17′sinde beyaz
zambak

notuyla 2 trilyon ve 19′unda da siyah lale notuyla kalanını havale
etmişsiniz . SARI GÜL, BEYAZ ZAMBAK,SİYAH LALE… Allahım neler
oluyor

Birden irkildi. Bu olamazdı!!! Ona ilk gelen mesajda hep sarı güller
vardı. Sonraki maillerde beyaz zambaklar, siyah laleler ekranı
dolduruyordu. Ama bu nasıl olabilirdi? Savcıya doğru döndü ve
kendisine gönderilen maillerden bahsetti. Savcı şaşkınlıkla onu
dinliyordu.
Maillerin bu işle ne alakası olabilirdi?
Savcı ber bir yere telefon açıp birisinin odasına gelmesini istedi.
Bir süre sonra odaya genç bir kız geldi ve *
*-Fulya hanım siz bu hikayeyinizi baştan sona kadar hiçbir şeyi
atlamadan bana tekrar anlatırmısınız ? dedi.
-Tabi dedi ağlamaklı sesiyle… Sonra olanı biteni anlatmaya
başladı.

Her gece gelen maillerden bahsetti.
Sarı güllerden ,siyah lalelerden … bahsetti. – Bunların dışında
bir
şey daha olmalı dedi kız. Fulya herşeyi en ince ayrıntısına kadar
anlattığını sanıyordu.
- Peki. Siz hiç cevap yazdınız mı? – Evet bir kez yazdım. Kim
olduğunu
merak ettiğimi sormuştum. O da bana bir sonraki gün msn degörüşelim
demişti.
-Yani siz onunla msn’de görüştünüz öyle mi?
- Evet diye cevap verdi Fulya… Sonra kız savcının yanına gitti ve
Fulya’
nın duyamayacağı şekilde bir şeyler anlattı.
Sonra da aceleci adımlarla odadan çıktı. Savcı yanına gelmişti. -
Bak
kızım.Eğer anlattıkların doğruysa senin için bir ümit doğabilir.
Yoksa

gençliğine yazık olacak…
Fulya hüngür hüngür ağlamaya başladı. Savcı başını okşadı ve ;
- Koyverme kendini hemen. Dur bakalım bir şeyler bulabilecek
miyiz…

Sonra Fulyayı bir başka odaya aldılar.
Aradan ne kadar zaman geçmişti.Dışarda neler olup bitiyordu. Daha ne
kadar burada kalacaktı?
Kapı açıldı ve savcı beyle diğer genç kız içeriye girdiler.
Yüzlerindeki ifade Fulya’yı biraz olsun rahatlatmıştı. Gözü
ağlamaktan

kan çanağına dönmüştü. – Hadi bakalım kızım evine gidiyorsun.
Fulya ne diyeceğini şaşırmıştı. Yine ağlamaya başladı.Diğer kız
yanına

yaklaştı.
Benim adım Ayşe. Bilgisayar uzmanıyım.İfadeniz üzerine Yaptığımız
araştırma sonucu asıl dolandırıcıları tesbit ettik. – Peki ama bunun
benimle ne ilgisi var?. Benim banka hesaplarımın bu işle ne alakası
var ?
Ayşe gülmeye başlamıştı.
- Bakın Fulya hanım sizi msn’de konuşmaya çağırmasının tek nedeni
vardı. O da bilgisayarınızn IP numarasını öğrenmek…
Sonrası onlar için çok kolay oldu. Bilgisayarınıza girdiler ve
sizinle

ilgili tüm bilgileri ele geçirdiler. Sonra da başka hesaplardan
sizin
hesabınıza para aktardılar ve ardından da sahte isimlerle açtıkları
kendi hesaplarına aktarıp buradan paraları çektiler. Fulya öylesine
şaşkın öylesine çaresizdiki… – Hadi şimdi evinize gidin ve iyice
dinlenin. Yarın sabah sağlıklı bir şekilde yeniden ifadenizi
alacağız.

Ayşenin de yardımıyla dışarı çıktılar. Güneş ışınları gözünü kör
ettmişti sanki…Hemen bir taksi çevirip evine gitti.
Alelacele kendini banyoya attı. Sonra bir fincan kahve hazırladı
kendisine.Biraz rahatlamıştı. Sonra yatağına uzanıp derin bir uykuya
daldı. Gece boyunca rüyalarında hep çiçekler gördü.
Çiçekler ona saldırıyor, her tarafını yara bere içinde

bırakıyorlardı.

Uyandığında ter içinde kalmıştı. Hemen kalktı ve ilk iş olarak
bilgisayarın elektrik bağlantısını kopardı.

Perdeyi açıp dışarı baktığında ise hala Gün ağlıyordu gözlerinde.
Üşüyordu…

 

Başa Dön

 

 

 

İnsanlık Dersi…

Vietnam’da “Zaiyat” vermek istemeyen bir Amerikan generali “temizlik”
harekâtında alması gereken bir köyü taş taş üstünde kalmayana kadar bombalatır.

Özel birlikler köyü sarar ve tek tek evleri arayıp “temiz” raporunu verip, “alındı” listesine bir yenisini ekleyip tam köyden ayrılırken, arkalarından tek bir el ateş edilir.

Yine inanılmaz bir bombardıman başlar. Mantar gibi yükselen alev topları,
makinalıların sinir bozucu sesi ve arkasından korkunç bir ölüm sessizliği.

Yine özel timler her bir deliği ararlar ve döküntülerin arasında bir deri bir kemik Vietnamlı bir çocuğu elinde bir tüfekle bulurlar. Çocuğu doğrudan generalin önüne getirirler.

General çocuğu görünce çok etkilenir. Kimseleri görmeden bombalar yağdırmaya benzemez karşılıklı ilişki. Generalin sağ gözü takmadır. Üstelik de hayli belirgin bir protez.

Çocuğa dönüp :

- Bak sana bir şans vereceğim. Hangi gözümün gerçek olduğunu bil, seni
kurşuna dizilmekten kurtarayım.

Çocuk bir an generalin yüzüne bakar ve ;

- Sağ gözün gerçek !

General şaşırır ;

- Nasıl olur, sağ gözüm takma, niye böyle dedin ki ?

Çocuk ;

- O daha insanca bakıyordu…

 

Başa Dön

 

 

 

Baba ve Oğul..

80′ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve
saygın bir işi olan oğlu salonda oturuyorlardı.
Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu
susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir
karga kondu.
Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: ‘Bu ne
oğlum?’

Oğlu şaşkın, cevapladı: ‘o bir karga baba.’

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: ‘Bu ne oğlum?’

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: ‘Baba, o bir karga’

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor,
başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara
çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: ‘Bu ne?’

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: ‘O bir karga baba, üç oldu
soruyorsun. Beni işitmiyor musun?’

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini
yükseltti: ‘Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne
olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam
ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?’

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti
ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu,
sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümsemeye devam
ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı
okumasını söyledi.

‘Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken
yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa
onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir
karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca
tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.’

‘Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı
kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında
ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları
azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.’ (İsra, 23)

 

Başa Dön

 

 

ACI (Yasanmıs gercek aşk)

Lütfen;bu satirlara bir seven olarak sahip çikin ve lütfen yazili satirlar olarak geçmeyin.
Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yasarmis diyeceksiniz buna eminim.
Bir memur ailenin en küçük çocugu olarak babamin tayininin çiktigi bir köye tasindik.
Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,sehirde medenice okumak istiyordum.kaydimi yaptirdi babam okula.

Ilkokul 4. siniftan basladim köy okuluna.Beni bir sinifa verdiler.
Ögretmen köyde yabanci oldugumu biliyordu ve hangi siraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.
Bir kizin yani bostu sadece oraya oturdum.
Hayatimi adadigim,gidisiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanistim.Ismi Altinay idi.Cocuk yasimda bile onun güzelligi beni çok etkilemisti.
Masmavigözleri,gamze yanaklari ile arada bir bana dönüp gülüsü,yanlis yazdigim notlarimda kendi silgisiyle defterimdeki hatayi silmesi beni o minik yasimda ona bagladi.
O dönemlerde cocukça bir arkadaslikti. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.
Ya ben onlara gidip ders çalisiyor, yada o bize geliyordu.
Mükemmel bir paylasimciydi.Yüregini,sevgisini,dostlugunu daha o yasta vermisti bana
.ilkokulu birlikte okuduk ve ayni sirada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alisarak.
Ortaokula geçtigimizde ailelerimize rica ettik ve bizi ayni okula yazdirdilar,
hatta ayni sinifa,hatta ayni siraya oturmamiz için babalarimiz ögretmenlere adeta yalvardilar.
Basarmistik.yine ayni siradaydik.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yilda anladimki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.
Yasimiz olgunlastikça o beni,ben onu daha çok seviyordum.
Çocukca baslayan arkadasligimiz sevgiye aska dönüsmüstü ortaokul yillarimiz bitmek üzereyken.sehir merkezinde.
Ailelerimiz liseye geçtigimiz sirada ortak bir karar aldilar.
Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz ayni evde kalacaktik.
Annemde bizimle kalacakti.Allahim o karar bize iletildiginde dakikalarca sarmas dolas kutlamistik bunu.
Ona asik olmustum.Ayni duygulari oda paylasiyordu ve bunu farkeden ailelerimiz okul bittiginde evlendirelim diye karar almislardi bile.
Ona tapiyordum artik.Hasa allaha sirk kasar gibi günah islercesine seviyordum.
ilk elini tuttugumda sakin bir daha birakma demistim.
Yanaklari kizarmisti,utanmis ve basini önüne ! egmis,gülümsemis ve elimi sIkI sIkI kavramisti.
Artik hergün elele tutusup okula gidiyor okuldan çikarken elele dolasiyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.
Arada bir elleri terler ve her terleyiste elini elimden kurulamak için çekerdi.
Bunu her yaptiginda kizar elimi birakma diye azarlardim,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hizla elini avucuma sokustururdu.
Hersey harikaydi,dünya cennet gibiydi gözümüzde.
Yillar akip gidiyordu mutluluk içinde.
Nihayet liseyide bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmisti.
Karnelerimizi aldik hiç kirigimiz yoktu.Sevinçle sarildik birbirimize elimi tuttu.
bunu kutlamak icin bir cafeye gidip cola icerek kutlayacaktik.
Okulun az ilerisinden geçen bir çakil yol vardi.
Her zaman toz duman içinde olurdu.çakillarla kapliydi.
O yolun benim ve ölürcesine sevdigim insanin ayrilmasinda bu kadar rol oynayacagini bilsem hiç girermiydik o yola.
Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansizin elini çekti,terlemiiti yine eli.
Sanirim dört adim atmistim.Dönüp yine azarlayacaktim.
Çünkü hem elimi birakmis,hemde geride kalmisti.
Dönüp baktigimda Dünya basima yikildi.Sanki gökkubbenin altinda kaldim.
yerdeydi ve yüzünden kan fiskiriyordu.
Ne yapacagimi bilemedim üzerine kapandim yüzüne yapismis saçlarini kaldirdigimda hayatimi bitiren o görüntüyle karsilastim.
Basi kesilmis bir tavuk gibi çirpiniyordu.
Suratina bir tas parçasi biçak gibi saplanmisti ve bakmaya doyamadadigim mavi gözlerinden biri akmisti.Suratinin yarisi yoktu.
Hirliyordu bana biseyler demek istiyor kanla kapli diger gözünü temizleyerek bana biseyler demeye çalisiyordu.
Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altindan firlayan bir tas suratina saplanmisti.
Ölürcesine bir aski,gelecegimizi kibrit büyüklügünde bir tas parçasinin bitirecegini bilemezdim.
Donuk donuk hiç konusamadan yüzüne bakmaktan baska bisey yapamiyordum.
Ellerini tuttum kaldirdim basini gögsüme dayada ve elimi sIkI sIkI tuttu.
Akan kan ellerimize damliyordu.Yoldan geçen bir araba durmus bizi seyrediyordu,
hastaneye yetistirelim dedigimde kanli oldugu için almadi ve kaçti gitti.

Kimse arabaya almiyordu.çevreme bakip yardim eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni birakma,dayan demekten baska bisey yapamiyordum.
iki dakikalik bir çirpinistan sonra kucagimda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yil oldu onu yitireli.
Kendime olan güvenimi yitirdim.Artik kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramiyorum kendimi.
Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net araciligiyla sizinle paylasmak istedim.
Yitiren,yada ben yitirenle paylasmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi birakmamalari sartiyla elimi uzattim.
Dost,kardes,arkadas ne olursaniz olun ama elimi birakmayin.Size sesleniyorum, elimi birakmayin lütfen…

NOT:Bu hikaye gerçek yasamdan alintidir.!!!

 

 

Başa Dön

 

 

 

Bir babanın oğluna evlilik tavsiyesi

Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş.
“Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum” demiş.
Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı “Olur” demiş çekine çekine.

Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün

de
altını yakmış.

“Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana” demiş oğluna.
Sırasıyla
havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş… Oğlu hepsinden
ikişer
tane vermiş babasına.

Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış
kahve
çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle
kaynatmış.
Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu.

Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları,
yumurtaları ve
kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. Sonra oğluna
dönüp
sormuş: “Ne görüyorsun?”

Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.

“Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.

Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.

Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler sonunda da
öyleler.. ”

Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:

“Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her iki
eş de
şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler,
pörsütürler.

Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler
de, şu
gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden
uzaklaşırlar.

Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun,
eşler
tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi
kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır
olmaları
gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu. “Asıl ders bu değil!”
dedi
baba. Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde
kalan
suları gösterdi.

“Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak… İkisinde de bir tat
yok ”
Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı.
Mis
gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı. “İçmek istersin
herhalde”
dedi. Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü. “Kahve çekirdekleri
gibi
birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis
gibi,
temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze
kahve
gibi… Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve
şefkatle
davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı
başarırlar.”

 

Başa Dön

 

 

 

Güzel bir sevgi hikayesi MİNE ÇİÇEĞİ

Hakim yetmişlerine merdiven dayadıkları halde boşanmak için başvurmuş çifte sormuş:
“Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?”Yaşlı kadın cevaplamış:

“Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böle bir şey yoktu.Eşim bana mine çiçeği getirdi ,ben de çiçekleri çok severim çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli

aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi.Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım.Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde ,bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı.Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim.”

Hakim kadına hak vermiş ama adettendir diye bir de adama sormuş:

“Senin söyleyecek bir şeyin var mı?” Yaşlı adam cevaplamış:

“Eşimin anlattığı her şey doğru ,tek bir şey dışında.Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum .”Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı.O her uyanığında ben de uyanık olurdum,işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır,peçetelerle tprağını kuruturdum.Sonra da yatağa gelip ,bana hayatı bahşeden,canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya severdim……”

 

Başa Dön

 

 

 

 

Diplomasi…

Adamın biri Afrikada safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek ormanda dolaşıp ,kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu farketmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmışki karşıdan bir leopar geliyor ve belliki günlük yiyeceğini arıyor.
“Şimdi başım dertte” diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri yemeye başlamış,

bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş “Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha varmıdır ki?” diye sormuş. Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış.
“Tam zamanımda kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım” diye düşünmüş leopar. Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak leopardan kurtulacağını düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna “atla sırtıma gidip şunu yakalayalım” demiş. Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte yaklaştıını fark etmiş. “Şimdi ne yapacağım” diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri yemeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş;
“Bu aptal maymunda nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim hala haber yok”…..

Diplomasi böyle bir şey işte…  yapabiliyorsan; hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile yen….

 

Başa Dön

 

 

 

Sevgiye Özlem!

Küçük kız annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu. Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımdaki kızbisikletin arkasından bakarkenannesi durumu farkedip:
-Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerdediye çıkıştı.Ama eğer beğendiysenbaban onu da aldırır.

Küçük kız yumuşak bir sesle:
-Bisiklete değil kıza bakmıştımdedi.Babasıo vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…

Annesiküçük kızı hiç duymamış gibiydi.Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:
-Arkadaşlarınbu havada bile okula yürüyerek geliyordedi.Halbuki babanişe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni mercedes’iyle getiriyor.

Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadınalaycı bir ifadeyle:
-İstersen baban da seni bisikletle getirsindiye devam etti.Ne de güzel yakışıröyle değil mi?

Küçük kızinci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:
-Çok isterdimdiye cevap verdi. Belki de böylelikle babama sarılırdım.

 

Başa Dön

 

 

 

 

İşte bir annenin kızına nasihatleri

KIZIM; Erkek evini ihmal etmiyorsa, senden başka bir yaşantısı yoksa, işinden evine, evinden işine gidip geliyorsa, istediğin herhangi bir şey olduğunda tüm imkanlarını zorluyor senin mutluluğunu önemsiyorsa, sosyal bir insansa, seninle insan içine çıkıyor seni taşıyabiliyorsa, kötü hiçbir alışkanlığı yoksa, sana sonuna kadar sağdıksa, yaa her şeyi geç Seni bu adam seviyorsa, evinde kal kızım, dile düşme, yuvana sonuna kadar sahip çık… Unutma yuvayı dişi kuş yapar..!!

Ya şöyle olursa; anne böyle söyler kızı da buna uyarsa…

Yeni mi evlendin, ilk ayların mı, önemli değil kızım şöyle yapacaksın, evinde durma, sıkılma kızım, bunalma yanımda kal, nerede mi? ben neredeysem sen orada… ne kadar mı ? bunun sınırını koyma, kal işte, öncelik sırasını unutma önce sen ve biz sonra yeni kurmaya çalıştığınız evcik en sonda o adam.

Sık sık evden ayrıl, yanıma gel, sıkıya geldin mi çeşitli bahanelerle kaç oradan,

Ailesiyle kavga et kızım, çeşitli şeyler bul, çok kolay bu, bozmak kolaydır kızım yapmak zor, ağzınla söylemezsen ***** konuş, sabırları zorla, herkesin bir açığını kolla, geçimsizlik yaratki sana gelemesinler sende onlara gitme,

Ailesini arama sorma muhattap olma kızım, onlar ararsa konuş yarım ağız ve resmi dili unutma, sakın candan davranma, onlardan nefret ettiğini bir şekilde hissettir ama beni ara, görüştüğümüzde saatlerce konuşalım, onunla yaşadığın her şeyi en ince ayrıntısına kadar bana anlat, ben sana hak ve akıl veririm, zaten kızım sen haksız olsanda haklısın rahat ol…

Maddi olarak onun üzerinde hiç bir şey olmasın, seni bırakamaz aldatamaz bu onu engeller, ben profesyonelim, tecrübeliyim bu konuda sen bana bırak, ben sizin adınıza maddi kararları verir, uygularım, onun hiçbir kararda söz sahibi olmasına izin verme !

Hep bizi öv kızım, onun kardeşini akrabalarını yer, sürekli eleştir, yaptıkları hataları büyüt, bizim ve senin yaptığın hataları, açıkları ise gizle, örtbas et… Onun baba evine gitme, bir şekilde gitme, çok mu zorda kaldın, o zaman burnundan getir kızım, bir bahane bul, bir şey dedi mi özür dilese de dinleme konuşma surat as, saatlerce günlerce haftalarca, onu ailesinin yanında küçük düşür ki, bidaha oraya gitmek gibi bir hata yapmasın, yada gidip geldikten sonra burnundan getir, sürekli nefretini kus, gitmez olsaydım töğbe dedirttirene kadar kafasını del konuşa konuşa…

Laf söyle damarına basacağın şeyleri iyi tespit et, dene, iyi tasarla, onun sinirini bozan bi konu mu var, onu geçiştirme üzerine git…. git, git… sonra patlat onu, patlayınca da nasıl olsa patlamıştır, kaldırır pat diye bişey söyler… hahhh şimdi sıra sendeee, saldır kızım, saldır, konuşma günlerce muhatap alma… bana bunu diyemezsin bana böyle davranamazsın…burnundan getir dünyayı!

Sakın kimseye yaptığından bahsetme sadece onun söylediğini anlat, kendine bile…. Unutma sürekli bana saygı göstermedi, bana şunu dedi, bana böyle davrandı, kimsenin yahu sen ne ettinde bu adam böyle yaptı demesine izin verme.
Yaşanılan her olayı hafızana kaydet, iyi olan şeyleri değil kötülükleri… bunları zamanı gelince sürekli üzerine katarak ve istediğin yerlerini seçerek bağıra bağıra anlat… o erkek nasıl olsa önemsemez hafızasına almaz unutur, işte bunu kullan kızım. Sen böyle demiştin de, o; yaa ben o şekilde dememiştim, sen şöyle dediğin için böyle demiştim dediğinde e anlat detayları ozaman de, nası olsa unutmuştur haklı sen olursun

Sabret kızım, bekle nasıl olsa açık verir, çatlar, sonra bu açığı eline alır, kaçar gelirsin SUÇLU O OLUR SENİNDE İÇİN RAHAT…

 

Başa Dön

 

 

 

Selanik Türküsünün Hikayesi (Çalın Davulları)

Bir yanda davullar çalar, öte yanda mezar kazılır mı hiç? Hangi kentin, hangi yörenin töresinde var bu? Böyle bir yöreye, böyle bir kente halkımız, o güzel türküleri yaratan halkımız ilenmez mi? “Viran olasın, ıssız kalasın” demez mi? Der elbette.
Tarihini düşemediğimiz, ama 1893-94 yıllarında Rumeli’deki kolera salgını nedeniyle 1800’lü yılların sonu diye varsaydığımız dönemde geçer olay.
Halkımızın ilendiği kent de Rumeli’nin incisi Selanik kentidir. O dönemin Selanik’i dillere destan. Şundan ki; Osmanlının hoşgörülü yönetimi altındaki Selanik’te yetmiş iki millet bir arada yaşıyor. İlkin Bizans ve kısa bir dönem de Venedik yönetiminde kalan Selanik daha sonra İkinci Murat döneminde Osmanlı topraklarına katılmış.1912 yılına kadar 500 yıla yakın Osmanlı yönetiminde kalmış. Kolkide ve Olimpos Dağları arasındaki Vardar Vadisi’nin ağzında kurulmuş olan Selanik; deniziyle, dağıyla, çiçek bahçeleriyle tablo gibi bir kentti o zamanlar. Bu kenti güzelleştiren bir tek doğası değildi elbette. Çarşısında, pazarında, dükkânında, mağazasında kentin toplumsal yapısına uygun bin bir dil konuşulur, halk birbirini anlardı. Sevgi, saygı Selanik’in simgesi olmuştu. Rum’u, Ermeni’si, Pomak’ı, Arnavut’u, Türk’ü kardeş gibi geçinip giderlerdi. Museviler, Müslümanlar, Hristiyanlar kentin çeşitli yörelerinde özgürce kendi ibadetlerini yapacakları cami, kilise, havralarını kullanır; kimse kimseyi rahatsız etmezdi. 15’ci yüzyılda Kraliçe İsabella ile Kral Ferdinand döneminde Musevilere “Ya Hristiyan olacaksınız, ya da on ay içinde İspanyayı terk edeceksiniz” deniyor. Sultan İkinci Beyazıt İspanyol Musevilerine sahip çıkıyor. Kaptan-ı Derya Hasan Paşayı donanması ile birlikte İspanya’ya gönderiyor. Bir grup Musevi’nin kurtulmasını sağlıyor. Ve onları İstanbul’a getiriyor. Bu gelen gruptan 2000 kadarını da daha sonra Selanik’e gönderiyor. Böylelikle Selanik’in yaşamına yeni bir grup giriyor. Ve ticaret birden bire canlanıyor. Yeni mağazalar, bankalar, oteller açılıyor. Yollar, caddeler, limanlar yapılıyor. Musevilerin kent yaşamına kattığı ticari canlılıktan; diğer etnik gruplar da nasibini alıyor. Hamdi Bey, Kapancılar gibi Müslüman iş adamları da çeşitli iş kollarında yatırımlar yapıyorlar. Sözün özü Selanik, Osmanlının Avrupa’daki merkezi haline geliyor. Bu gelişmeler, insanlar arasındaki geleneksel dostluğu hiç bozmuyor. Herkes birbirine saygısını sürdürüyor. Sabahın erinde, siga siga kürek çekip balığa çıkan Rum kayıkçılara hep birlikte “Kalipsarya” diyerek bol balık dileniyor; akşam dönüşlerinde meraklı gözlerle kayıkların yüklerini boşaltmaları gözleniyor. Akşamüstü çingene kadınların sattığı renk renk çiçekler, kokinolar caddelere apayrı bir güzellik veriyor.

Gelişen ticari yaşama ayak uydurup, tekstil iş kolunda mağaza açan Müslümanlardan biri de Renda’lı Rüstem Ağa’ydı. Kentin eski merkezinde, Şadırvan Mahallesi’nde , Hortacı Süleyman Efendi Camii civarında büyük bir kumaş mağazası vardı Rüstem Ağa’nın. Mağazasında dallı güllü basmalar, ağır kadifeler, Şam işi ipekliler, Selanik dokumaları top top dururdu raflarda. Selanik’in o günkü sosyetesi, Rüstem Ağa’nın mağazasından giyinirdi. Rumeli kızlarının sırtındaki zarif elbiselerin, renk renk feracelerin, üç eteklerin kumaşları Rüstem Ağa’nın mağazasından çıkardı. Belindeki Trablus kuşağından sarkan, gümüş saat kordonuyla; bir yana eğik fesiyle, kara pala bıyıklarıyla, yörük esmeri babacan bir adamdı Rüstem Aga. Boş zamanlarını Hortacı Camii’nin önündeki Asmalı Sokak Kahvesi’nde nargilesini fokurdatarak, köpüklü kahvesini yudumlayarak geçirirdi. Rüstem Ağa gözü gönlü tok, çayı içilir, yemeği yenir bir kişiydi. Anlı şanlı konağında, kumaş mağazasında onlarca insan çalışır ekmek yerdi. Ne ki, Rüstem Ağa’nın da kendince derdi vardı. Şundan ki, dört kız babası olan Rüstem Ağa’ya Allah bir oğlan evlat vermemiş, kendinden sonra mala mülke sahip çıkacak, soyunu sürdürecek bir oğlu olmamıştı. Kahvedeki konuşmalar döner dolaşır bu konuya gelir; Rüstem Aga’nın içi burkulur, malı mülkü , varlığı konağı bir anda sıfıra inerdi gözünde. Olsa ne olmasa ne, ölüp gittikten sonra el eline kalacaktı tümü.

Kızları bir bir evermiş yuvadan uçurmuştu. Bir tek Fitnat kalmıştı evde. Daha on altısındaydı Fitnat. Gözü gibi seviyordu Fitnat’ı Rüstem Ağa. Akşam olup eve geldiğinde babasını kapıda karşılıyan Fitnat, yüzünde gülücüklerle sarılıyordu boynuna. Elindekileri alıp, sırtındakileri çıkarmasına yardım ediyor, elini ayağını yıkaması için ibrikle su döküyor, havlusunu uzatıyordu babasına. Güzelliği de dilden dile dolaşıp, dünürleri çoğalıyordu Fitnat’ın. Ama babası verimkar değildi kimseye:”Daha çocuk sayılır Fitnat’ım. Feracesini atalı kaç yıl oldu ki” deyip savıyordu gelenleri.

Günlerden bir gün, Selanik yakınlarındaki Mazganlı Köyü’nden Mehmet adlı bir genç alış veriş için Rüstem Ağa’nın mağazasına geldi. Eline aldığı kumaşları yumaklayıp, denetliyor, fiyatlarını soruyordu kumaşların. Sonunda, elbiselik, gömleklik kumaşlardan seçip, kuşağından çıkardığı kesesinden ödedi parasını. Rüstem Ağa ilk kez mağazasında gördüğü bu gencin nereli olduğunu, ne iş yaptığını sordu. “Mazganlı’danım. Celeplik yapıyorum. Selanik pazarına bir kaç mal getirdik arkadaşlarla . Sattık. Üç beş parça ihtiyacı alıp köye döneceğim. Niyetim burada kalıp, bir iş tutmaktı ama, zor “ dedi. Gencin bu içten, saf anlatımı hoşuna gitti Rüstem Ağa’nın. Kendisinin de hesap kitaptan anlayan, alış veriş bilen birine ihtiyacı vardı. “Delikanlı adın ne? Kimin kimsen var mı köyde. Ne tür iş ararsın?” deyince delikanlı:”Adım Memet. Dört erkek kardeşiz. Anam babam da köyde yaşıyor.Hesaba, kitaba aklım erer. Alış-verişten anlarım” deyince içinde kımıl kımıl bir şeyler kaynadı Rüstem Ağa’nın “Benim de böyle bir oğlum olsaydı” diye geçirdi içinden. Sonra da;”Gel çalış bu dükkanda. Ekmeğin aşın, yatacak yerin benden. Giysini, içeceğin kadar tütünü verir, emeğinin de hakkını öderim”. Delikanlı hiç beklemediği bu öneri karşısında alnında biriken terleri mendiliyle silip;”Daha ne isteyim ağam; sen münasip gördüysen, biz de layık olmaya çalışırız” diyerek ellerine sarıldı Rüstem Ağa’nın.

Gün o gün; saat o saat işe başladı Memet. Her geçen gün daha da ısındı işine. Rüstem Ağa’nın da günden güne gözüne daha çok girdi. Lep demeden leblebiyi anlıyor; işe kendi işi gibi sarılıyordu Memet. İlkin kumaş toplarını indirip, kaldırmakla başladı işe;sonra mağazanın tüm işlerine el attı. Rüstem Ağa ona baktıkça “Ah şu Memet gibi benim de bir oğlum olsa, soyumu sopumu sürdürse” diye iç geçiriyordu. Akşam olunca tütün denklerinin arasına serdiği şiltelerin üstünde uyuyan Memet bir tek mağaza işleriyle değil, gerektiğinde konağın işlerine de koşturuyordu. Mağazaya gelen müşterilere ve çevre esnafa da kendini sevdiren Memet’i Rüstem Ağa zamanlı zamansız eve de yolluyor, ya aldığı yemeklikleri gönderiyor; ya da unuttuğu bir şeyi alıp getirmesini istiyordu. İşte bu gidiş gelişlerin birinde olan oldu… Memet’le Fitnat göz göze geldi. Elleri ellerine deydi. Çok geçmeden de kimsenin görmediği bir köşede buluşup fısıldaşır oldular. Memet bir türlü durumu Rüstem Ağa’ya açamıyor, içine kapandıkça kapanıyordu. Sonra, Fitnat’ın davranışlarındaki değişikliği sezen anası sorguladı kızını. Durumu öğrenince de babasına açtı meseleyi. Rüstem Ağa’nın da zaman zaman aklından geçen Fitnat’ı Memet’le everme işi kendiliğinden gelişince hoşuna gitti. Gülümsemeye başladı. “Öteki kızları nasıl yuvadan uçurduysak Fitnat da bir gün gidecekti. Memet’ten iyisi mi olacak. Efendi çocuk. Eli işe yatkın. Namuslu çocuk. Mal mülk dediğin ne ki. Hepsi geçici. Biz dünyadan el çekecek olsak, gözümüz arkada kalmaz” deyince anası haberi Fitnat’a uçurdu.

Çok geçmeden de, Memet işinden izin alarak köyüne gidip ana-babasına açtı durumu. Onların da rızasını alarak, üç beş armağan yetirip kentin yolunu tuttular. Rüstem Ağa’nın Hortacı’daki evinin kapısını çaldıklarında, Fitnat’ın yüreği duracak gibiydi. Al yanakları biraz daha kızarmış olarak, elleri titreyerek açtı konağın kapısını. Konukları anası babası da kapıda karşıladı. Konağın büyük salonuna aldılar. Şuradan buradan konuşup, kahvelerini içerken “Allahın emriyle “ diye başladı Memet’in babası. Sonra da “Kısmetse olur. Hele bir de kızımıza danışalmı. Lakin Fitnat bizim evimizin şenliği. Onsuz bu konağın tadı kalmaz. Biz isteriz ki, oğlunuz bizimle olsun. Evimizde kalsın. Bize evlat olsun. Kızımız da bizden kopmamış olur” deyince Memet’in babası; niyetimiz sizinle akraba olmak. Memet zaten kent yaşamına alıştı. Kızınızı köye getirip de ne iş tutacak. Bizim zaten üç tane gelinimiz var köyde. Sizin dediğiniz gibi olsun. Yeter ki mutlu olsunlar” deyip söz kestiler. Fitnat kız, kapı aralığından konuşulanları dinlerken sevinçten uçuyordu.

Usulen kızlarıyla konuşup, sonucu bildireceklerini söylediler. Konukları yolcu ettiler. İlkin Fitnat’la konuştu babası. Ne desin Fitnat’cık.”Siz bilirsiniz baba. Siz uygun görürseniz ben de evet derim” diye görüşünü bildirdi. İç güveyi alacakları için fazla beklemeyip, düğünü bir an önce yapmaya karar verdiler. Nasıriç’teki çiftlik evlerinde davulları çaldırıp, anlı şanlı bir düğün yapacaklardı. Gençler heyecanla o günü beklerken, Selanik’i kabus gibi bir hastalık kasıp kavurmaya başladı. Kolera dedikleri illet, bir çok canı alıp götürmeye başlamıştı. Kenti karabulutlar gibi sarmıştı kolera. Yalnızca Selanik’i değil; tüm Rumeli’yi sarmıştı. Kimine göre Selanik limanlarındaki yabancı gemilerden bulaşmıştı; kimine göre de Balkanlar’daki savaştan kaçıp Selanik’e sığınan göçmenler taşımıştı kolerayı. Şu…Bu…Tevatür çeşit çeşit. Ama yaşam sürüyor bir yandan.

Çok geçmeden iki aile yeniden bir araya gelip düğün gününü kararlaştırdılar. Üç hafta içinde hazırlıklar tamamlanıp, düğün yapılacak, gençler baş göz olacaktı. Konu komşudan bazıları, varsıl, saygın Rüstem Aga’nın kızını, yoksul bir gence iç güveysi olarak vermesini hoş karşılamıyordu. Ama Memet’in dürüst ve çalışkan olduğunu, bir evlat gibi aileye gireceğini söyleyenler çoğunluktaydı. Artık günleri sayıyorlardı. On beş… On dört… On üç. Ama koleranın sarstığı Selanikte, camilerde durmadan sela okunuyor, cenazeler ard arda kaldırılıyordu. Kolera olmadık yerlerde, olmadık kişilerde uç gösteriyor. İlkin ateş, kusma, ishal; çok geçmeden de bir yatak, bir yorgan çaput gibi halsiz bırakıp, suyunu emdikten sonra da alıp götürüyordu hastayı. On iki, on bir. Ama Fitnat’ın hali hal değil. Hastanede doktor fısıldadı kulağına babasının. “KOLERA”. Dokuz, sekiz, yedi, üç. Düğüne üç gün kala sizlere ömür! İlkin ateş, kusma, sonra da kesiksiz ishal ve halsizlik. Aman, yaman doktor, ilaç… Boş! Bir kuş yavrusu gibi, babasının kollarında can verdi Fitnat. Hortacı Camiinde selası okunurken, üç gün sonraki düğüne izin vermeyen ölüme ilenen Memet, caminin bir kenarına çekilmiş, bir yandan hüngür hüngür ağlıyor; öte yandan kınası yakılmamış geline bu illeti bulaştıran Selanik’e ileniyordu.

Türkünün Sözleri

Çalın davulları çaydan aşağyı
Mezarımı kazın dostlar belden aşağyı
Suyumu da dökün boydan aşağyı
Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

Selanik içinde selam okunur
Selanın sedası dostlar cana dokunur
Gümüş kazma ile mezar kazılır
Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

Selanik Selanik ıssız kalasın
Taşına toprağına bre dostlar, diken dolasın
Sen de benim gibi yarsız kalasın
Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

 

Başa Dön

 

 

 

Bir Mor Menekşe !Sevginize kesinlikle önyargı sokmayın..

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği
iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi
kokarlardı. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi. Gölgeyi sever
menekşeler derdi.

Oysa; öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez
yapığını anlatmıştı onlara.

Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.
Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi…
- “Her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar?”
diye düşündü, durdu Hande…
Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden
farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar
güzeldi. Küçücük kafası o gün herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli
olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye
başladı.
İlk, kimsenin yanına oturmak ği, “Hacer’in yanına oturmak istiyorum
öğretmenim.” diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı.
Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer, çok
dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi.
Hande ise; mühendis Kamil Beyin biricik kızı… Öğretmen, pek oturtmak
istemedi önce Hacer’in yanına Hande’yi…
Hande, ısrar ediyordu Hacer’in yanına oturmak istiyordu. Daha sonra
bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmem Hande’nin annesini çağırdı. Annesi
eve geldiklerinde Hande’ye sordu:
- “Neden yavrum Hacer’in yanına oturmak istiyorsun?”
Hande cevap verdi: “Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o
gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin. Oysa, her bitki güneşi
sever. Menekşeler farklı…
Belki de bu yüzden bu kadar güzeller… Hacer’in yanına kimse oturmak
istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum.Belki, Hacer de güzeldir,onu fark
etmek istiyorum.” dedi.
Hande’nin annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4 .sınıf öğrencisi kızının
olgunluğuna hayran kalarak :
- “Peki kızım, kimin yanında istersen oturabilirsin.” dedi.
Pazartesi, Hande Hacer’in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi,
hem Hacer… Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu
Hande’den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi iki kere anlatma ile anlayan
fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti?
Doktor Cemal bey’in kızı Esin idi en çok alınan…Anne babaları her hafta
sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı her Pazar… Nasıl
olur da kendi yerine Hacer’i seçerdi? Çok gururu
kırılmıştı Esin’in… Hande ile konuşmuyordu.
Bir gün, Hande ve ailesi, Esinler’le dağ köylerinden birinde
gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler..
Hande, gene Esin’in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.
İçin için de Hacer’e kızmaya başlamıştı, arkadaşları ile arasının
bozulmasına sebeb olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi
iki kerede anlıyordu, yoksa aptal mıydı?
Sonra menekşeleri hatırladı. Hemen düşüncelerinden utandı. Hacer, farklı
diye yargılamamaları gerekiyordu. Hacer’in kimsenin bilmediği güzelliklerini
keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı.
Tam umduğu gibi olmuştu. Esin, somurtarak karşısında oturuyordu.
Hande ile konuşmuyordu. Hande, canını sıkkınlığından biraz dolaşmak
için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş
ve ayaz iyice artmıştı. Kar atıştırmaya başlamıştı. Hande kar’ı çok
seviyordu. Yürüdü, yürüdü… Köye gelmişti…
Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti.
Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi…
Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi, eve doğru bir adım
attı, kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti. Bu Hacer idi.
Hande’ye gülümsüyordu… “Hoşgeldin Hande” dedi Hacer, biraz ürkek “Buyurmaz
mısın?”
Şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda, sıcacıktı. Odun
sobası her yeri ısıtmıştı. “menekşeler” diyebildi
sadece Hande, “bu soğukta???”
Hacer gülümsedi: “Onlar annem için, annem onları çok sever.” Sonra yatakta
yatan kadını fark etti Hande.
- “Annen hasta mı?” dedi. Hacer: “Evet, 2 sene önce felç oldu, ona ben
bakıyorum. Bizim kimsemiz yok. Birtek ineğimiz var, onunla geçiniyoruz ama
tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek
vaktim olmuyor.” dedi Hacer utanarak…
Bir de dedi: “Bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o
yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum.”
Hande’nin gözleri dolmuştu…
Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş
olmalıydı… Dışarıya koştu ve annesine sarıldı,ağlıyordu… Bir müddet
sonra “Anne, bu Hacer!” diye tanıştırdı sıra arkadaşını…
Hacerler’e gidip Hacer’in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte.
Hande, annesine anlattı Hacer’in hayatını, ağlıyarak. “Bir şeyler yapalım
anne”dedi…
O hafta, annesi ve Hande, Hacerler’e gidip annesi ve Hacer’i kendi evlerine
taşıdılar… Hacer, artık Handeler’den okula gidip geliyordu.
Ne dağınıktı, ne de aptal… Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu…
Seneler geçti… Hacer ve Hande bir arkadaş değil, bir kızkardeşlerdi
artık…
Mor menekşeler Handey’e Hacer’i armağan etmişti… Hacer’e ise; hem
Hande’yi, hem hayatı…
Seneler sonra ikisi de evlendi… Hacer şimdi bir doktor…
Hande’den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi. Hastalarına vicdanı ile
birlikte şifa dağıtıyor…Hande ise; bir öğretmen…Çocuklara farklı olan
şeyleri sevmeyi de öğretiyor… Bir kızı var.
Adı: HACER MENEKŞE…
Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande. Hacer Menekşe,
teyzesi Hacer’i çok seviyor ve annesine teyzesi için hegün teşekkür
ediyor…
SEVGİNİZE KESİNLİKLE ÖNYARGI SOKMAYIN. DAİMA KARŞINIZDAKİNİ DİNLEYİN…
GÖRECEKSİNİZ Kİ ÖNYARGISIZ BİR ŞEKİLDE YAKLAŞIRSANIZ,YORUMLARINIZ DAİMA
İSABETLİ OLACAKTIR…
HERŞEY, SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR…. SEVDİKTEN SONRA İSE; SEVGİNİN DİLİ HEP
AYNIDIR…

 

Başa Dön

 

 

 

Ameliyat masasındaki mucize !

Askeri doktor, cephede ağır yaralanan askerin ameliyat masasına yatırılmasına yardımcı oldu. Telaşı gözlerden kaçmayan doktor, ışıkları ayarladıktan sonra, özel aletlerine ihtiyac

olduğunu fark etti. Bir şarapnel parçası zavallı gencin kafasına girmiş ve bazı sinirleri parçalamıştı. Bu sinirleri birbirine bağlayabilmek için en incesinden bir iğneye ve yine o kadar ince bir ipliğe ihtiyaç vardı.

Fakat, savaşın orta yerinde bunları bulmak imkansızdı.Bu sırada, askerin komutanı genç teğmen, doktorun ümitsizlik içinde kıvrandığını gördü. Durumu anlatan doktora, kendisinin sivil hayatta saat tamirciliği yaptığını ve elinin böyle şeylere alışık olduğu için onun istediği iğneyi hemen yapabileceğini söyledi.

“Peki, ama çok hızlı hareket etmemiz gerekiyor. Hastanın bu şekilde uzun süre yaşaması mümkün değil.”

Teğmen hemen işe başlayarak, birkaç dakika içinde iğneyi hazırladı. Doktor, önce teşekkür ettiyse de, birkaç saniye sonra yüzüne yine ümitsiz bir ifade yerleşti. Doğru ya, o incelikle bir iplik bulunamadıktan sonra iğne ne işe yarardı ki?

Teğmen buna da bir çare buldu. Elini cebine atıp parlak bir kutu çıkardı ve içinden çıkardığı şeyi doktora uzattı. Doktorun yüzü bu defa bir mucizeye şahit olmanın sevinciyle ışıldadı. Çünkü genç subayın uzattığı şey onun ihtiyacını tam tamına karşılıyordu.

Biraz sonra yaralı asker başarılı bir ameliyattan çıkarak normal hasta koğuşuna alındı. Ölüm tehlikesini atlatmıştı.

Onun hayatının kurtulmasını sağlayan iplik ise, teğmenin eşinin onu savaşa yollarken bir kutuya koyup hediye ettiği uzun saç telinden başka bir şey değildi!

 

Başa Dön

 

 

 

SENİN KADAR ÖZEL BİR KİŞİ

Öğrencileri tarafından olduğu kadar, öğretmen arkadaşları tarafından da sevilen genç bir öğretmen, bir gün derse öğrencilerine, hiç de beklemedikleri bir haber verdi:

“Bugün sınav yapacağım. Kâğıt ve kalemlerinizi hazırlayın.”

Öğrenciler bir sınav beklemiyorlardı; bu yüzden hazırlıklı değillerdi. Öğretmenin sınav

sorusunu bildirmesini beklerken, hoşnutsuzlukları yüzlerindeki asık ifadelerinden anlaşılıyordu. Öğretmen ilk sorusunu yazdırdı: “Herkes kâğıdına, sınıftaki tüm arkadaşlarının isimlerini yazsın.” Bir süre bekledikten sonra ikinci soruyu da yazdırdı: “Şimdi herkes, listede yer alan arkadaşlarının adının altına o arkadaşları hakkındaki görüşleri, düşünceleri ve duygularını yazsın.”

Ders sonunda öğretmen sınav kâğıtlarını topladı ve evine gitti. Evde, her öğrencisinin adını ayrı bir kağıda yazdı ve altına tüm arkadaşlarının o öğrenci hakkında yazdıklarını sıraladı.

Öğretmen, Pazartesi günü derse girdiğinde, öğrencilerinin sabırsızlıkla okuyacağı sınav kâğıtları beklediklerini gördü ve gülümsedi. Sonra da, her bir öğrencisine, kendisi için özel olarak hazırladığı kâğıtları dağıttı.

Kâğıdına bakan her öğrenci birden hareketleniyor, yüzü aydınlanıyor, hemen yanındaki arkadaşıyla fısıltıyla konuşmaya başlıyordu. Arkada oturan sessiz bir öğrenci,

“Aman Allah’ım, arkadaşlarımın benim varlığımın farkında bile olmadıklarını sanıyordum!” diye haykırdı. “Meğer beni ne kadar da seviyorlarmış.”

Sınıf içinde bir daha bu sınavdan hiç söz edilmedi. Öğretmen, öğrencilerin ailelerine bu sınavdan söz edip etmediklerini hiçbir zaman öğrenemedi. Önemli olan bu sınavın başarıyla sonuçlanması ve amacına ulaşmış olmasıydı.

Aradan yıllar geçti. Öğrencilerin her biri mezun olduktan sonra farklı meslekler edindiler ve yaşamlarını farklı görevlerde sürdürmeye başladılar. Ama öğrencilik yıllarını ve arkadaşlarını asla unutamadılar.

Öğretmen öğrencilerinden uzun yıllar haber alamadı. Bir gün, bir kız öğrencisinden çok sevdikleri arkadaşlarının savaşta öldüğünü ve öğretmenlerinin sınıf arkadaşlarının cenazesine katılmasını istediklerini bildiren bir mektup aldı. Cenaze töreni iki gün sonra, ölen öğrencinin kasabasında olacaktı.

Öğretmen, öğrencisinin cenazesine gittiğinde, yoğun bir kalabalıkla karşılaştı. İlk kez böyle kalabalık cenaze törenine katılıyordu. Şaşkınlığını gizleyemeden çevreyi seyretmeye başladı. Bu genç yaşında yaşama veda eden öğrencisi, biraz ileride tabutun içinde yatıyordu.

Öğrencinin asker arkadaşlarından biri öğretmenin yüzüne dikkatlice baktı ve yanına yaklaştı:

“Afedersiniz!” dedi. “Siz onun matematik öğretmeni değil miydiniz?”

Öğretmen, hayret dolu gözleriyle askere baktı ve yavaş bir sesle “Evet!” dedi.

Asker, “Tahmin etmiştim!” dedi ve söylemek istediğini bir çırpıda söyledi:

“Sizden o kadar çok söz etti ki!”

Daha sonra, anne ve babası geldi öğretmenin yanına ve oğullarının cenazesine katıldığı için teşekkür ettiler. Sonra da onu arkadaşlarıyla birlikte yemeğe davet ettiler. Yemekte öğrencinin babası, “Size bir şey göstermek istiyoruz.” dedi ve titreyen parmaklarıyla cebinden çıkardığı bir keseyi öğretmene uzattı: “Bunu, vurulduktan sonra onun üzerinde bulmuşlar.” dedi. “İçinde kâğıdın size hiç de yabancı gelmeyeceğini düşündük.”

Öğretmen, keseden çıkan bir hayli kâğıdı alır almaz, içinde yazılanları hemen hatırladı. “O günler” gözlerinin önünde canlanmıştı. Katlanmış sayfayı titrek elleriyle açmaya çalışırken, yanaklarında birkaç damla yaş süzüldü. Evet! “O günler” deki sınıf arkadaşlarının, onun hakkındaki düşünceleri ve duygularını yazdıkları kâğıttı bu.

“Size ne kadar teşekkür etsek azdır!” dedi annesi. “Gördüğünüz gibi onun hakkında yazılanlar onun ömür boyu üzerinde taşıdığı değerli bir hazine oldu.”

Arkadaşları birer birer öğretmenin çevresini sardılar. Birisi şöyle başladı söze: “Ben de listemi hala saklıyorum” dedi. “Evdeki çalışma masamın en üst çekmecesinde.”

Bir başkasının adına ise eşi konuştu:

“Eşim listeyi düğün albümümüze yerleştirmemize karar verdi.” dedi heyecanla. “Liste hala orada duruyor.”

Hemen onun yanındaki öğrenci elini çantasına götürdü ve cüzdanını çıkarıp, içinden, büyük bölümü sararmış sayfaları çıkardı:

“Benimki de hep çantamdadır; her zaman yanımda taşırım.” dedi. “Sanırım o günkü sınavımızın kâğıtlarını hepimiz saklamaktayız.”

Son öğrenci son cümlesini söylediğinde, öğretmen artık gözlerinden akmakta olan yaşlarını tutamıyordu. Ölen öğrencisi ve onu bu dünyada bir daha görmeyecek arkadaşları için ağlıyordu.

 

Başa Dön

 

 

 

 

TORPİL…

Melekler, öldükten sonra hesaba çekilip sevap ve günahları tartılan bir adama:

- Günahların ağır bastı, demişler. Bunun için Cennet’e girmeden önce, üç yıl Cehennemde kalacaksın.

Adam, can havliyle:

- Ben dünyada iken, tavuğun altındaki yumurtayı bile elleyemez, fırından çıkan ekmeği tutamaz, klimasız odalarda yatamazdım. Kısacası sıcaktan pek hoşlanmam, gibilerden bir şeyler söylemesine rağmen sözünü dinletememiş ve biraz sonra götürüldüğü Cehennem kapısında feryat ederken, meleklerden biri:

- Bize bildirildiğine göre, yirmi yaşında şehit olan bir gencin sana şefaat etme hakkı var, demiş. İstersen şansını deneyebilirsin.

Adam, son bir ümitle:

- Hemen ona gidelim, diye çırpınmaya başlamış. Ne yapar yapar, beni Cehennem’den kurtarmasını sağlarım.

Hep birlikte uçan halı gibi bir şeye binip şehidin bulunduğu en üst Cennet katına doğru yola çıkmışlar. Adam, Cennet çiçeklerinin gittikçe artan kokusunu duymaya başladığında kendinden geçer gibi olmuş ve neleri kaybetmek üzere bulunduğunu büyük bir pişmanlıkla anlamış. Bu arada rüya görüp görmediğini öğrenmek için de kendini çimdikleyip duruyormuş. Biraz sonra, Cennet’in göz kamaştırıcı mücevherlerden örülmüş kapısına ulaşmışlar. Adam, hafif aralık duran kapıya doğru büyülenmiş vaziyette ilerlerken, melekler onu ensesinden tutarak:

- Ağır ol bakalım, demişler. İleri gitmen kesinlikle yasaktır. O şehit buraya gelecek, pazarlığı burada yapacaksınız. Adam, Cennet’in kapısından içeriye bir göz attığında, gördüğü güzellikler karşısında yığılıp kalmış. Melekler, kendisini zorlukla ayıltıp:

- Kazayla içeri girsen, herhalde mutluluktan öleceksin, demişler. Hemen ayağa kalk ta, o mübarek şehide saygısızlık olmasın.

Adam, güçlükle doğrulup saçını başını düzeltmiş ve kapı aralığından burnunu uzatıp Cennet’in kokusunu içine çekmeye çalışırken, şehit üzerindeki göz kamaştırıcı elbiselerle uçarak gelmiş. Adam, tir tir titreyerek anlatmış dileğini, iki de birde korkudan bayılarak.

Şehit, peygamberlerle yaptığı sohbeti yarıda kestiği için hemen Cennet’e dönmesi gerektiğini belirttikten sonra:

- Bu günlük sadece tek bir şefaat hakkım var, demiş. Ama senden başka biri daha başvurdu. Aranızda bir tercih yapmalıyım. Adam, bu sefer de şansının yarı yarıya azalması üzerine bayılıp kalmış. Melekler onu tekrar kaldırmışlar. Adam kendine gelince, mümkün olduğu kadar kibar görünmeye çalışarak:

- İzin verirseniz kura çekelim efendim, demiş. Hangimiz kazanırsa, Cennet’e o alınsın. Diğer kişiyi de getirip kura çektiklerinde, adam kazanmış ve sevincinden ölecek gibi olmuş. Kendisini getiren meleklere dönüp:

- Ben kazandım, ben kazandım, diye bağırmış. Bırakın da içeri gireyim artık. Melekler, İlahi emri bekledikten sonra, adamın şaşkın bakışları arasında diğer adamı Cennet’e sokmuş ve kendisini tekrar yakalayıp Cehennem’e doğru götürmeye başlamışlar.

Adam, avazı çıktığı kadar:

- Kurayı benim kazandığımı gördünüz, diye yırtınıyormuş. O şehit bana haksızlık yaptı. Kim bu genç, bana söyleyin şikayet edeyim. Melekler, birbirlerine bakıp tebessüm ettikten sonra:

- Sen çok iyi bilirsin, demişler. Asker olup ta kura çektiğinde, doğuya gitmemek için hatırı sayılır kişilerden torpil yapmıştın. Senin gideceğin yere, biraz önce görüştüğün genci gönderdiler. O da şehit olup Cennet’i kazandı. Ve ufacık bir tercihle, diğer adamı seçti. Kızma canım, alt tarafı küçük bir torpil.

 

Başa Dön

 

 

 

Erkeğin hayatı nasıl karartılır?

Erkek- söyle.
Kadın- . . . . . . . . . . .
Erkek- söylesene
Kadın- acelen varsa söylemiyim.
Erkek- acelem yok ama çıkıcam, söyle
Kadın- söyle söyle diyip üstüme gelme.

Erkek- ya niye üstüne geliyim. bişey söylemiycek miydin?
Kadın- yok bişey yok. ne söylicem ki sana?
Erkek- yanlış anladım demek ki. çıkıyom ben o zaman.
Kadın- çık sen, çık. hep kaç
Erkek- yok kaçırmam otobüsü bugün. bak daha onbeş dakka var.
Kadın- altında kalırsın inşallah.
Erkek- ne?
Kadın- bişey söylicem demiştim. ama beni dinliycek zamanın yok tabii.
Erkek- e sen ne söyliyim ki demedin mi?
Kadın- git, tamam git
Erkek- hey allahım! ben gene yanlış anladım o zaman. söyle,dinliyom.
Kadın- …………………………..
Erkek- heeeee beş dakka kalmış otobüsün kalkmasına. söyle.
Kadın- söyle diyip…
Erkek- euzübillahiminnnn. . .
Kadın- ne?
Erkek- yok bişey. söylicen mi?
Kadın- söyliyim de bir an önce kaç dimi? vaktini alıyom. arkadaşların özlemişlerdir seni.
Erkek- hayatım, hergün görüyorlar beni. niye özlesinler?
Kadın- özlerler. onları can kulağıyla dinlersin çünkü… nedense işe giderken çok neşeli oluyorsun. ne bekliyorsa seni orda…
Erkek- bi dolu iş bekliyo. ne beklicek ki?
Kadın- biliyorum o işleri. iki ayaklı, boyalı, parfümlü işler.
Erkek- yok artık, daha neler senin sinirlerin bozuk galiba.
Kadın- evet bozuk. sabahtan beri peşinden koşuyoruz, bişey söylicez diye.
Erkek- söyle diyom ben de sabahtan beri.
Kadın- sorun da bu zaten. söyle diyosun söylüyorum, sus diyorsun susuyorum.  benim söz hakkım mı var bu evde?
Erkek- güzel karıcım niye olmasın. ya, ben sana ne zaman sus dedim ki?
Kadın- bi de deseydin. konuşmaya da hakkım olmasın. şu televizyon benden değerlidir bu evde.
Erkek- yok artık o kadar da değil, iyice abarttın. senin canın sıkkın anladım.
Kadın- ne? o kadar da değil mi?
Erkek- değil tabii.
Kadın- yani ona yakın. anladım. avukata gidiyorum.
Erkek- ne?
Kadın- avukata gidiyorum. bu iş biter. hüüüüüüü…
Erkek- ya, ne dedim ki ben şimdi?
Kadın- allahım bi de soruyo. hemen gidiyorum.
Erkek- nereye?
Kadın- bi telefunkenden değerli olmadığım bu evden gidiyorum.
Erkek- tamam hayatım, sustuuum.
Kadın- susma bişey söyle, kaçma. sus, konu kapansın. git işine mutlu mutlu.  hayat devam etsin. yok öyle.
Erkek- tamaaam konuşalım. işe gitmiyom o zaman.
Kadın- naaparsan yap. ben gidiyorum.
Erkek- nereye?
Kadın- odama.
Erkek- eeeee?
Kadın- ne istiyorsun?
Erkek- konuşmak.
Kadın- günaydıııın
Erkek- eveeet, heh he
Kadın- . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Erkek- yaa dur şaka yaptım. ortam yumuşasın diye. ağlama ya…
Kadın- hüüüüüü . . .  üzme sen kendini benim için.
Erkek- kimin için üzcem, karım diil misin?
Kadın- olmaz olaydım.
Erkek- tatlım. . . büyütüyorsun ama.
Kadın- ne?
Erkek- biraz abartmıyor musun?
Kadın- ben mi?
Erkek- . . . . . . . . . . . . . ?
Kadın- ben mi ha ben mi? ben mi büyütüyorum? topluyorum.
Erkek- ne?
Kadın- hemen eşyalarımı topluyorum.
Erkek- saçmalama.
Kadın- bırak kolumu, bıraaak zorba herif.
Erkek- tamam. dokunmuyorum. ama gitme, konuşalım.
Kadın- uzak dur polisi ararım.
Erkek- yok artık. hırsız mıyım ben?
Kadın- evet, hırsızsın. hayatımı, yaşama sevincimi çaldın.
Erkek- . . . . . . . . . . . . . . . . .
Kadın- söylicek bişey bulamadın. dilini mi yuttun?
Erkek- bütün bunları ne zaman yaptığımı düşünüyorum.
Kadın- beyimiz kavga istiyor galiba
Erkek- hayır ama. . . .
Kadın- tamam. kavga istiyosan, kavga ederiz. nolcaksa olsun.
Erkek- . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Kadın- gülücek bişey görmüyorum ben durumumuzda. evliliğimiz çatırdıyor.
Erkek- . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Kadın- sırıtma yemin ederim avukatı arıcam.
Erkek- istersen ara ama…
Kadın- peki, hemen çeviriyorum.
Erkek- nişantaşından gidelim.
Kadın- senin gelmene gerek yok. ben taksiyle giderim.
Erkek- ben de geliyim. hem şu uzun deri cekete de bakarız.
Kadın- hııı? sen nerden biliyorsun o ceketi?
Erkek- ajandana not almışın bugün bana söylemek için. orda gördüm.  şimdi aklıma geldi.
Kadın- e. . evet. şey…
Erkek- ben de arayıp ayırttırdım.
Kadın- inanmıyorum.
Erkek- giderken alırız.
Kadın- nereye?
Erkek- avukata.
Kadın- eee. . . evet.
Erkek- ya da istersen bugün gitmeyelim avukata. direk ceketi almaya gidelim.
Kadın- aaaa. . . eeeeee. . . . olur.
Erkek- hayatım?
Kadın- efendim?
Erkek- sen bana ne söylicektin?
Kadın- boşveeeer…

 

Başa Dön

 

 

 

HİÇ BİR ZAMAN GEÇ DEĞİLDİR

Okulun ilk günü, profesör kendisini tanıttıktan sonra, daha önce tanımadığımız birisiyle tanışmamızı istedi. Ben etrafıma bakınırken omzuma yumuşacık bir el dokundu. Döndüğümde karşımda yüzü kırış kırış yaşlı bir kadın gördüm.

“Merhaba, Ben Rose!” dedi. “87 yaşındayım. Eh, tanıştığımıza göre seni kucaklayabilir miyim?”

Güldüm. “Elbette!” dedim. O bana bir nine sıcaklığıyla sarılırken kulağına şakayla:

“Bu kadar genç ve masum bir yaşta üniversitede ne işin var?” diye fısıldadım.

Kahkahayla cevapladı sorumu:

“Buraya zengin bir hoca bulup evlenmeye, birkaç çocuk doğurmaya geldim. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım!”

“Hayır hayır ciddiyim!” diye atıldım. Bu yaşında onu üniversiteye getiren şeyi öğrenmek istiyordum. Açıklaması basitti:

“Hep üniversite eğitimi almak isterdim ve şimdi de alıyorum!”

Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep birlikte kantine uğradık. Öyle akıllı ve öyle deneyimli ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok öğrendiğimi hissediyordum.

Sömestr boyunca Rose  kampusun gözbebeği oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.

Dönem sonunda, hepimize hitap eden bir konuşma yaptı Rose. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yoğun karta kocaman kocaman yazmıştı.

Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış halde, mikrofona doğru eğildi:

“Ne kadar beceriksizim,  değil mi? Özür dilerim. Çok heyecanın sonucunu görüyorsunuz. Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil. Onun için ben en iyisi sizlere aklımda kalanı söyleyim, olur mu?”

Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:

“Yaşlandığımız için, yaşamaktan, hayattan tat almaktan geçemeyiz. Bunlardan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız asıl. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın bir kaç sırrı var sadece :

Her gün gülmek, yaşama katacak mizah ve anlam bulmak. Bir rüyanız olmalı mutlaka. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda bulunan pek çok kişi ölü aslında ve bundan kendilerinin bile  haberi yok. Ayrıca, yaşlanmakla büyümek arasında pek çok büyük bir fark vardır. Eğer 19 yaşındaysanız ve hiç bir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüsü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, yaşınız 20 olur. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur.

Oysa bir yaş daha  büyümek için, mutlaka bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.”

Sonunda, Rose yıllarca önce başlayıp, ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi çok iyi bir derece ile bitirdi. Mezuniyet töreninden 1 hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.

Cenazesine iki binden fazla üniversite öğrencisi katıldı. Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını hepimize canlı biçimde öğreten bu muhteşem kadının ardından gözyaşı döktük.

Rose’un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:

“Çok geç diye bir zaman yoktur!”

 

Başa Dön

 

 

 

Örümcek ağı kadar iyilik

Bir gün dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adam, Cehennemin kapısında bir melek ile karşılaştı. Melek adama şöyle seslendi:

Buraya girmemen için, hayattayken tek bir iyilik yapmış olman yeter. İyi düşün…

Uzun süre düşünen günahkâr adam, nihayet hatırladı!

Bir keresinde ormanda yürürken yolunun üzerine bir örümcek görmüş ve ona basmamak için yolunu değiştirmişti. Heyecanla bu iyiliğini dile getirdi.

Melek gülümsedi ve bir örümcek ağı indirildi. Adam ağa tırmanarak Cennete girebilecekti.

Adam ağa tırmanıp yukarı çıkarken, Cehennemle cezalandırılanlardan kimileri de bu fırsattan yaralanmak isteyerek ağa tırmanmaya başladılar.

Ama adam döndü ve ağın herkesi taşımayacağından korkarak onları itmeye başladı. Tam o sırada, ağ gerçekten de koptu ve diğerler ile birlikte adam da Cehenneme düştü.

“Yazık” dedi melek.

“Bencilliği, hayatında işlediği tek iyiliği de kötülüğe döndürdü. O insanlara şefkat gösterebilseydi, ağın herkesi taşıyabileceğini görecekti.”

 

Başa Dön

 

 

 

ONU ÇOK SEVMİŞTİM

Din adamı yeni kazılmış mezarın başında duasını bitirmek üzereydi. Birden, 50 yıllık karısını kaybetmiş olan yaşlı adam kalın sesiyle feryat etmeye başladı:

“Aaah,aaah! Onu ne kadar çok seviyordum!”
Onun bu feryat-figanı cenaze merasiminin sessizliğini alıp götürdü.

Mezarın etrafında duran diğer aile üyeleri ve arkadaşları şaşırdılar, utandılar. Yüzleri kıpkırmızı kesilen yetişkin çocuklar babalarını susturmaya çalıştı:

“Tamam, baba, acını anlıyoruz, ama sus şimdi.”

Yaşlı adam cenazenin mezara yavaşça indirilişini yaşlı gözlerle seyretti. Din adamı duasını tamamladı. Sonra da, aile üyelerini mezara toprak atmaya davet etti. Yaşlı adam dışında hepsi bu görevi yerine getirdi.

Yaşlı koca bir kez daha feryat etti:

“Ah! Onu ne kadar da çok seviyordum!”

Mezarın etrafında bulunanlar yavaş yavaş mezarlığı terk etmeye başladı, ama yaşlı adam inatla mezarın yanından ayrılmıyordu. Gözleri mezara dikili oracıkta öyle duruyordu. Din adamı yanına yaklaştı:

“Neler hissettiğinizi biliyorum, ama artık gitme zamanı. Gitmeli ve hayatınıza devam etmelisiniz.”

“Ah! Onu seviyordum!” diye inledi adam perişan bir şekilde.

“Ama bunu ona bir ya da iki defa söyledim!”

 

Başa Dön

 

 

 

KÖLELİK Mİ, EVLİLİK Mİ? (İngiliz Yazar Bernard SHAW’dan)

İrlanda asıllı İngiliz yazar Bernard Shaw, ihtiyarlık yıllarında evinin bahçesiyle çokça uğraşıyordu. Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm görünce tanıyamadı. Gözlüklerini düzelttikten sonra:
“Günaydın bahçıvan efendi,” dedi.
“Siz Shaw’ların yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?”
“Kendimi bildim bileli…”

“Verdikleri ücret sizi geçindiriyor mu?”
“Yalnız yiyeceğimi veriyorlar.”
Yaşlı kadın, bahçıvanın bu hâline acımış olacak ki:
“Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli aylık da verebilirim” diye bir teklifte bulundu.
Bernard Shaw:
“Teşekkür ederim, bayan. Ne yazık ki ben, Bayan Shaw’a ömür boyu bağlıyım” diyerek bu teklifi geri çevirdi.
Yaşlı bayan biraz da kızarak:
“Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil…” dedi.
Bernard Shaw ise, gülerek:
“Hayır sayın bayan” dedi. Biz buna ‘evlilik’ diyoruz.”

 

Başa Dön

 

 

 

Tispe ve Piremus… Karadut’un Hikayesi

Tispe ve Piremus
Karadut’un Hikayesi
Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç vardı. Kızın adı, Tispe; delikanlınınki ise Piremus idi. Bunlar, yanyana evlerde otururlardı. Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine karşı aşk beslerlerdi. Fakat aileleri, görüşmelerini istemezler, birbirlerine uygun olmadıklarını düsünürlerdi. Oysaonlar, birbirlerini ölesiye seviyorlardı. İki evin arasinda gizli bir çatlak vardı. Aileleri, bunu bilmezlerdi. Onlar da geceleri burda buluşur, o aradan birbirlerine seslerini duyurur, aşklarını dile getirirlerdi.

Bir gece, ormandaki agacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe, ağaca Piremus’tan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş, ağzından kanlar akan kocaman bir alanla karşı karşıya geldi. Korkarak bir mağaraya doğru koşmaya basladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarbını düşürmüştü. O sırada Piremus geldi. Gördükleri karşısında donup kalmıştı.

Kocaman aslan, ağzında kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe’nin esarbını parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey, aslanın Tispe’yi öldürerek yediğiydi. Tispe’siz yaşayamazdı. Aklından geçen, sadece aşkı uğruna canına kıymaktı.

Belinden hançerini çıkardi ve göğsüne sapladi. Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü. Tispe ise korkusunu bir kenara atıp bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti. Piremus’un cansız vücudu yerdeydi ve elinde Tispe’nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu.

İlk önce genç kız, olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamısti. Ama eşarbı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı. Bir an mağarada düsündüğü o korkunç şey başına gelmişti. Ve onun öldüğünü düşünen Piremus, aşkı uğruna canına kıymıştı. Tispe, bir an bile düşünmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ve ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa, o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı.

Birden vücudu Piremusun bedeninin üstüne yığıldı.

O anda tanrılar, bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek istediler ve bu çiftin üstünde duran ağacı, bunların aşkına adadılar. Piremus’un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe’nin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına verdiler.

O günden beri kara dut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini (Piremus’un kan lekesini), dut ağacının yaprakları (Tispe’nin gözyaşları) temizler.. (Bilir misiniz dut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz; ama elinize ağacın yaprağımı alır avuşturursanız, lekenin gittiğini göreceksiniz)

 

Başa Dön

 

 

 

Doğmamış Çocuğun Gizli Yaşamı

Koray’a hamileliğimin 4.ayında keşfettim ben bu kitabı. Tam da benim inandığım bir sisteme dayanıyordu ve içinde yazılanlar oldukça sarsıcıydı. Bilincin anne karnında oluştuğunu kanıtlamaya çalışan The Secret Life of Unborn Child – DOĞMAMIŞ ÇOCUĞUN GİZLİ YAŞAMI. Türkçesi de bir çok kitapçıda mevcut.

Kitabın ilk satırlarıyla hem hayata hem hamileliğe hem de en yakınımdaki insanlara bakışım değişmeye başladı.

16. haftadan itibaren çocuğun anne karnında ışığa duyarlı olduğunu, yirminci haftada konuşmalara tepki vermeye başlayacağını, yirmi beşinci haftada müzik sesine tekmeyle cevap verdiğini, altıncı aydan itibaren de annenin duygularındaki değişimi anladığını biliyor muydunuz? Kimileriniz bunlara inanmıyor olabilir ancak ben başından hamilelik geçmiş bir kadının bunları zaten tecrübe ettiğine eminim.

Kitap, son yirmi senedir tartışılan bir konuyu ve yapılan araştırmaları ve şaşırtıcı sonuçlarını anlatıyor.

Dr.Verny’nin bu çalışması annelere olduğu kadar babalara da doğmamış çocukları hakkında bilgi veriyor ve henüz dünyaya gelmemiş bu ufaklığa nasıl yardım edebileceklerini anlatıyor. Kitabı okuduktan sonra anladım ki anne baba olarak bizler çocuğumuza doğumdan önce, doğum sırasında ve hayatının geri kalanında hem mutluluk hem de güven hissini verebiliriz. Kitapta beni en çok etkileyen; annenin duygularının, asabiyetinin fetusu derinden etkilediği ve karı- koca arasındaki ilişkinin bebeğin tüm yaşamını değiştirebilecek bir güce sahip olduğunu anlatan bölüm oldu.

Frederick Leboyer’i normal doğumu destekleyen herkes bilir. Birth Without Violence adlı kitabın yazarı. Leboyer doğumun sakin, sessiz, loş bir ortamda, mümkün olduğunca müdahalesiz olması gerektiğini söylüyor. Bebeğin anne karnından çıktığında gözünde patlayan parlak ışıklardan, buz gibi bir odadan, elektronik aletlerden çıkan sevimsiz seslerden son derece rahatsız olduğunu gözlemlemiş Leboyer. Bazı doktorlar ve hastaneler doğum sırasında annenin bu tip isteklerini yerine getirmekte tereddüt etmiyorlar. Amerika ve İngiletere’den bahsediyorum elbette. Geçenlerde kuzenimin anestezi uzmanı bir arkadaşı sohbet esnasında bazı şımarık(!) kadınlardan bahsetti. Kadın doğum öncesi hastaneye gelmiş ve bir takım isteklerde bulunmuş. Doğum yapacağı odanın loş olmasını, soğuk olmamasını ve klask müzik çalınmasını istemiş. Bizimkiler de ‘yönetimden izin alırsak yapabiliriz’ demişler ama işte o gün ‘belki’ diyen ekipte olan bu tanıdık, kadının arkasından demediğini bırakmadı. Böyle manyaklar da varmış, kendini ne zannediyormuş da, doğuracakmış zaten, sezeryanı oluverseymiş de kurtulsaymış herkes… ‘şımarık sonradan görme’ dedi en sonunda. O an girişmemek için zor tuttum kendimi. Annem kaş göz işareti yaptı bana. Anladı ben taaruza geçiyorum. Bir an duruşumu bozmadan, sakince

-  Bilmemkim abla kadının haklı olabileceği en azından istekleri hakkında böyle konuşmaman gerektiğini düşünmüyor musun? ‘Kadın normal doğumu mümkün olduğunca NORMAL , sakin yaşamak istiyor. Şımarıklık  olabilir mi sence bu?

- İyi de işimiz gücümüz var.

- Senin işin gücün hastanın rahatını sağlamak değil mi?

Konu çok uzamasın diye kapattılar zorla ama ben notumu vermiştim hem bu ekibe hem de hastaneye.

Oysa kitapta da bahsedildiği gibi anne karnındaki 6.aydan itibaren ‘insan’ olduğu kabul ediliyor. Üstelik bu minyatür boyutlardaki insanın bu dönemden itibaren hatırlayabildiği, duyabildiği ve hatta öğrenebildiğini kanıtlamaya çalışıyorlar. Yapılan çalışmalara, gözlemlere göre bebeğin anne karnındaki bu son üç ayı tüm yaşamını etkileyebilecek şeyleri tecrübe ettiği zaman dilimiymiş. İşte bundan sonra kitap daha da ilginçleşiyor çünkü gerçek hikayelere yer veriliyor. Doğum öncesi ve sonrası yaşamlar karşılaştırılmış ve bir çok çarpıcı sonuç elde edilmiş.

Çocuk için en tehlikelisi, babanın hamile karısını  duygusal ve fiziksel olarak taciz etmesi veya tam tersine görmezden gelmesiymiş. Müstakbel babanın rolü bilinenden çok daha fazla ve önemli aslında. Kısacası stres altındaki hamile bir kadın, çocuğuna yanlış sinyaller gönderiyormuş. Bebek henüzanne karnında ‘istenmiyorum’ hissine kapılıyormuş. Veya ekonomik nedenlerden dolayı ‘bu bebeğe bakabilecek miyiz?’ endişesi, her ne kadar anne bebeğini tüm kalbiyle istiyor olsa da bebeğe ‘istenmiyorsun’ mesajı verirmiş.

Bir başka çalışma ise babanın varlığını daha iyi anlatıyor. Öyle ki psikiyatrik rahatsızlıkları olan özellikle de şizofreni hastalarının çoğunun babasının henüz anne karnında öldükleri anlaşılmış. Bu da annenin nasıl korkunç bir stres, acı ve mutsuzluk yaşadığının  ve ister istemez çocuğu geçtiğini gösteriyor.

1300 çocuk ve ailesiyle yapılan çalışma sonucunda, zor bir evliliği olan kadının fiziksel ve psikolojik olarak zarar görmüş bir çocuk doğurma ihtimali, huzurlu bir evliliği olan kadına göre %237. Hamilelik sırasında içilen sigara, alınan alkol veya ağır bedensel iş yapmak bile daha az zarar veriyormuş. Araştırmanın bir diğer sonucu ise; mutsuz evliliklerden doğan çocukların yaşıtlarına göre daha ufak tefek kaldıkları- aşırı ürkek ve duygusal olarak annelerine bağımlı olduklarıymış.

Yanlış anlaşılma olmasın. Her mutsuz evlilikte doğan çocuk şizofren, alkolik olacak, hepsi kısa boylu olacak demek değil. Ancak bebeğin dünyaya geldiği ortamın onu bir şekilde etkilediği kesin. Rahmi insanın ilk dünyası olarak tanımlıyor kitap. Bu küçük, karanlık ama güvenli dünyadaki yaşamının şiddetle mi yoksa sevgi ile mi şekillendiği çok önemli. Babam hep der zaten ‘yaramaz çocuk, mutlu çocuktur.’ diye.  Sevildiğini bilir, güven duyar çevresine. Onu her zaman koruyacaklarına emindir. Neşelidir bu yüzden. Yerinde duramaz. Çocuktur. Gerçek çocuk böyle olmalıdır. Yine yanlış anlaşılmasın; hiperaktif, kıran döken çocuk değil yaramazlık yapan. Doğru tanımlama ‘hareketli çocuk’ olmalı sanırım.

Bir de olaya tersten bakalım. Karşınızda çoğu zaman asabi, her an her şeyden herkesden şüphe duyan, kimseye güvenmeyen ve duygusal olarak aşırı hassas biri var. Bu kişinin annesinin her zaman mutsuz, depresif bir kadın olduğunu öğrenmek kimseyi şaşırtmıyor elbette. Etrafıma bakıyorum. Aklıma geliyor öfkeli ve bir o kadar da kırılgan insanlar. Sonra ailelerini düşünüyorum. Ve sonuç: sağlıklı olmayan anneler, mutsuz evlilikler.

Doğum

Bebeğin doğum esnasında yaşadıklarını travma olarak nitelendirebilir sanırım. Sıcacık, güvenli ortamından çıkıyor ve hiç bilmediği parlak, soğuk bir yerde buluyor kendini. Doğum esnasında yaşanılanların bebek için önemli olduğunu vurguluyorlar. Hatta göbek kordonu yanlışlıkla boynuna dolanan bebeklerin, yetişkinliklerinde boğaz bölgesiyle ilgili, özellikle de yutkunma problemleri yaşadıkları görülmüş.

Aşırı olarak nitelendirilen zor doğumlarda, komplikasyonlarla dünyaya gelmiş bebeklerin ileride suç işleme oranlarından bahsediliyor. Daha doğrusu insanlık tarihinde bilinen 15-16 ‘caninin’ anormal doğumlarla dünyaya geldikleri ortaya çıkmış. Çok ilginç öyle değil mi?

Sezeryan doğumlarda bebeğin normal doğumla dünyaya gelen bebeklere göre çok daha fazla kucaklanmaya ihtiyacı varmış. Çünkü bebek bir anda bulunduğu ortamdan çekilip alınıyor.

Öğrenme

Şaşırtıcı olaylar devam ediyor kitabın ilerleyen sayfalarında. Gerçek hikayeler var. Hamileliğin son aylarında bebeğine dinlettiği müzikleri şarkıları 1,5 – 2 yaşındaki kızının mırıldadığını duyan annelerin yaşadıkları anlatılıyor. Anne doğumdan sonra o müzikleri bir daha hiç dinlememiş. Aklına bile gelmemiş. Sonra bir anda kızının mırıldadığını duymuş. ‘Başka bir yerde de duymuş olamaz’ diyor.

Bu  250 sayfalık kitap benim baş ucu kitaplarımdan biri. Hamile kalan her arkadaşıma da tavsiye ediyorum. Yazılan her şey size inandırıcı gelmese bile bebeğinizin sizi duyduğunu, sizi hissettiğini biliyor olmalısınız. Çocuk yetiştirmek, sağlıklı çocuk yetiştirmek bence hiç de öyle kolay değil. Geleceği şekillendirecek olan bizim çocuklarımız. Onlara öğreteceklerimiz gelecek nesillere de aktarılacak. Sırf bu yüzden bile çocuklarımıza  anne karnından itibaren huzurlu, mutlu, sıcak ve güvenli bir ortam sunmalıyız.

 

Başa Dön

 

 

 

Sonsuz Aşkıma…

Sen yokken hayatımda ne yapmışım ben bilmiyorum. Aslında hatırlamıyorum. Hatırlamak istediğimi de pek söyleyemem. Karanlıkla dost olmuşken sen çıkıverdin karşıma. Kim bilebilirdi ki bir anda seni seveceğimi. Senin de beni… Sevmek şöyle dursun sensiz yapamayacağımı anlamak var ya. En güzeliydi bu aslında. Sen karanlığımı aydınlattın. Sen yaşama tutundurdun. Sen bana nefes almanın güzelliğini hatırlattın. Sen benim dert ortağım , en iyi arkadaşım , dostum oldun. Ama en önemlisi de eşim oldun , hayat arkadaşım oldun. Şimdi seninle paylaştığım bu mükemmel hayat bana zevk veriyor. Seninle geçirdğim her saniye için Tanrı’ya şükrediyorum binlerce defa. Senin bana kazandırdıkların için binlerce defa teşekkürler sana. Ve ömrümüzün sonuna kadar ikimizin aynı yerde nefes alıp vereceği yaşama..

 

Başa Dön

 

 

 

 

 

ÖLÜMSÜZ AŞK

Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti.

Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:
- Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. ” Müjde kızım,kalp bulundu ” dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan…

Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:
- Bir aya kalmaz geçer, demişti.
Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
” Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal…”

 

Başa Dön

 

 

 

Meşhur tuzlu kahve hikayesi…

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O Gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki… Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı…

“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

“Bana biraz Tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama Tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin Tuzlu Suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum… Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki…”

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının… Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, Ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, Aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri… Ev duyusu olan biri… Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi…

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu… Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii…
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu…
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü…

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz Günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok…

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da…”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının…
Çok tatlı!.. dedi…

 

Başa Dön

 

 

 

Başka Kadını Seviyorsan, Bu Mektubu Yırt!

Gündeme bomba gibi düşen bir kadın, Eleni Karinte’n ve büyük bir aşk hikayesi…

Ana haber bültenlerinde, gazete manşetlerinde bir aşk mektubu hepimizin gözlerini yaşarttı. Atatürk’ün Makedonya’da öğrenci olduğu yıllarda aşık olduğu Eleni’nin cümleleri, çoğumuzun ilk aşkı mavi gözlü o büyük lidere yazılmıştı.

Bir Rum işadamının kızı olan Eleni ve Mustafa Kemal, evlenmek istemişler ancak Zübeyde Hanım bu evliliğe karşı çıkmış. Eleni’nin babasının da onay vermediği bu aşk, maalesef mutlu sona ermemiş. Eleni babasının zoruyla kahya ile evlendirilmiş.

Evlenselerdi ne olurdu, bir ulusun kaderi değişir miydi? Bunu bilemeyiz ama ilk aşkların çok değerli olduğunu ve unutulmadığını hepimiz biliriz.

Bu yarım kalmış, yaşanılmamış ancak unutulmamış aşk hikayesi üzerine yorum yapmak gereksiz çünkü Atatürk’ü büyük bir tutkuyla seven Eleni’nin mektubu her şeyi anlatıyor:

”Çok seneler geçti, ben halen her gün senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla. Kağıttaki gözyaşlarımı görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt.

Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağladım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna harcadı.
Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben kendisine, ‘Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum’ dedim. Babam beni hiç bir zaman affetmedi ve ben de kendisini affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim.

Ebediyen seni seven ve seni bekleyen, Eleni Karinte’n.”

Kader kimi zaman her şeyin önüne geçiyor. Ne garip değil mi? Koca bir önder, yeni bir devlet kurup, imparatorlukları yıkabiliyor, savaşlar kazanıp, bir milleti kurtarabiliyor da; bazen seven bir kalbi kurtarmaya gücü yetmiyor…..

Candan Ünal

 

Başa Dön

 

 

 

 

Aşk için almanız gereken 5 risk

İşte cesaret gerektiren ama karşılığında aşkınızı kuvvetlendireceği garanti denilebilecek 5 durum!

İlişki uzmanı Jennifer Oikle, yapacağınız bazı cesur seçimlerin ilişkinizi hareketlendireceğini ve sevgilinizle birbirinizi tanımaya yardımcı olabileceğini söylüyor. Bunu yapmaya hazır olduğunuz noktada, daha sağlam bir bağ oluşturabilir ve ilişkinizin monotonlaşmasını önleyebilirsiniz.

1) SIK SIK ARAMAYI BIRAKIN

Biz kadınlar, başımıza gelen en küçük şeyi anlatmak için bile çabucak telefona sarılırız. Doğal olarak aynı şeyi kendimizi rahat hissettiğimiz bir erkekle de paylaşmak istememiz kaçınılmazdır. Ancak bazı durumlarda geri adım atmanız, hatta deyim yerindeyse ortadan kaybolmanız gerekebilir.

‘Zeki Çiftlerin Bildikleri’ (What Smart Couples Know) isimli kitabın yazarı ve psikoterapist Patricia Covalt, kız arkadaşlarınızı sık sık aramanın ilişkilerinizi kuvvetlendireceğini, ancak aynı uygulamanın sevgilinizin sizden soğumasına sebep olabileceğini belirtiyor. Erkekler telefonu sadece bilgi paylaşımı için kullanırlar. Onu yalnızca hatırını sormak için arayıp gün içinde yaptıklarınızı detaylandırarak anlatmak sizin için bir ilişkinin tek şartı olsa da, aynı şey sevgiliniz için geçerli olmayabilir. Bir erkek sık sık arayan bir kadının kendisine muhtaç olduğunu düşünebilir. Aslında bunun tek sebebi, erkek ve kadın beyni arasındaki algılama farkıdır.

Gerçekten de sevgilinizi olur olmaz sebeplerle günde birkaç kez aramanızın arkasında bir nebze de olsa ihtiyaç duygusu yatabilir. Kadınlar genellikle erkek arkadaşlarından haber alamadıkları zaman endişelenirler ve bu nedenle sık sık telefon açarak ya da mesaj atarak ilişkilerinin yolunda gittiğinden emin olmak isterler.

Aslında dişinizi biraz sıkıp telefonu her aklınıza geldiğinde elinize almasanız, ilişkiniz için çok yararlı bir iş yapmış olabilirsiniz. Emin olun erkek arkadaşınız sizden bir süre haber alamayınca ne yaptığınızı merak etmeye başlayacak. Sizi aradığında ise aranızda geçen diyaloğa çok daha fazla ilgi ve heyecan duyduğunu hissedeceksiniz. Bu şekilde ilişkinizi güçlendirdiğinizi ve kısa zamanda dengelerin istediğiniz yönde değiştiğini görebileceksiniz.

2) ONUN HER FİKRİNE KATILMAYIN

Tabii ki sevgilinizin söylediği her şeye karşı çıkın demek istemiyoruz. Ancak gerçekten herhangi bir konuda içiniz rahat değilse düşündüklerinizi söylemekten çekinmeyin. Bu, daha sağlıklı bir ilişki kurmanızı sağlayacaktır.
Aynı fikirde olmamanın sağlam bir beraberlik getirmeyeceğini düşünüyor olabilirsiniz. Aslında bunun tam tersi geçerlidir. Savunduğunuz fikirleri açıkça dile getirmeniz; her şeye evet diyen bir kadın olmadığınızı göstereceğinden, size saygı duyacak ve onun gözündeki değeriniz artacaktır.

Oikle, erkeklerin sözel yolla iletişim kurmayı tercih ettiklerini ve onlara meydan okuyan kadınlara bayıldıklarını belirtiyor. Kendisiyle aşık atan ve rekabetçi yönlerini ortaya koyan kadınlara saygı duyan bir erkekle ilgili dikkat etmeniz gereken en önemli nokta, kendisini aptal gibi hissettirmemenizdir. Aynı fikirde olmadığınız herhangi bir konuda tartışırken kendi düşüncelerinizi açıkladıktan sonra görüşlerini dile getirmesi için ona da fırsat tanıyın. Bu yalnızca sizin çekiciliğinizi artırmakla kalmaz, aynı zamanda birbirinize daha derin ve içten bir şekilde yakınlaşmanızı sağlar.

3) ONU İLİŞKİNİZDE YAŞADIĞINIZ SORUNLARLA YÜZLEŞTİRİN

‘Konuşmamız gerek’ cümlesi, erkeklerin en çok çekindikleri ve duymak istemedikleri şeydir. Bu nedenle kadınlar bazen kırıldıkları noktaları erkek arkadaşlarına söylememenin daha iyi bir strateji olduğunu düşünürler. Her şey iyi giderken ortalığı bulandırmanın saçma olduğunu düşünseler de gerçekte uzun vadede sessiz kalmak ilişkiyi çıkmaza sokabilir. Dile getirmediğiniz küçük sıkıntılar üst üste binerek daha büyük sorunlar yaşamanıza sebep olabilir. Beklenmedik bir anda patlamanızın problemleri çözmesini beklemeyin. Bugüne kadar ona açılmadığınız için bu agresif tavrınızı garipseyebilir. Yıldönümüz için program yapmayı unuttuysa, sakin bir tavırla, ‘Bu aralar çok yoğunum, yıldönümü planımızla ilgili yardımına ihtiyacım olabilir’ diyebilirsiniz.

‘Orijinal Kalp’ (The Authentic Heart) isimli kitabın yazarı ve psikoterapist John Amodeo, erkeklerin netliğe ihtiyaç duyduğunu, kız arkadaşlarını memnun etmek istediklerini ancak zaman zaman bunu nasıl yapacaklarından emin olmadıklarını belirtiyor. Bu nedenle imalı tavırlar takınmak yerine ne yapması gerektiğini açık açık anlatırsanız elinden geleni yapacaktır.

4) KENDİ PROGRAMINIZI YAPIN VE ERKEK ARKADAŞINIZI DAVET ETMEYİN

Aslında buradaki fikir oldukça basit; birbirinizi sevdiğiniz için birlikte çok zaman geçirmenin çok normal ve harika olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Bu, teoride harika gibi görünse de gerçekte tüm boş zamanlarınızı birbirinize ayırmanız ilişkinize zarar verebilir.
Oikle’a göre, sürekli beraber olduğunuzda konuşacak konular azalır ve ne yazık ki bir müddet sonra birbirinizden sıkılabilirsiniz. Kısacası alışkanlık duygusu başta iki tarafa harika gelse de işler kısa zamanda tatsız bir hal alabilir. Bunun ötesinde, erkekler özel bir dünyası olan kadınlara karşı daha fazla ilgi duyarlar. Amodeo’ya göre, bir erkek kendini kadının hayatındaki en önemli şey görüyorsa omuzlarına büyük bir yük binmiş gibi hisseder. Bu da panikleyip ilişkiden uzaklaşmasına sebep olabilir. Ancak farklı ilgi alanları ve kendi başlarına yapabildikleri aktivitelere sahip olan kadınlar, erkeklere daha dinamik ve heyecan verici gelir. Bu da kız arkadaşlarına olan ilgilerinin yoğunlaşmasını sağlar.

Haftanın en az birkaç günü kendi planlarınızı yapın ve ona sizinle birlikte gelme seçeneğini de sunmayın. Aksi takdirde onsuz eğlenemediğinizi düşünebilir. Kendinize ait bir hayatınız olduğunda sevgiliniz sizi daha çok takdir eder. Güzel zaman geçirmek için ona muhtaç bir imaj vermektense, planlarınıza rağmen onunla zaman geçirdiğinizi göstererek ilişkinizin güçlenmesini sağlayabilirsiniz.

5) ONA SEVGİ GÖSTERİN

Günümüzün ilişki mantığına göre, birine aşık olsanız da duygularınızı fazla göstermemeniz gerekir. Böylelikle ilişki yürümediği takdirde en azından kendinizi budala gibi hissetmezsiniz. Covalt, bazı kadınların reddedilme korkusu yüzünden karşılarındaki erkeğe açılmaktan çekindiklerini söylüyor. Ancak bu mantıkla duygularınızı saklamanız bir süre sonra geri tepebilir.

Ayrıca gerçek duygularınızı saklamak erkek arkadaşınızın onunla ilgilenmediğinizi düşünmesine sebep olabilir. Unutmayın ki erkekler de aynı kadınlar gibi ilişkide üzerlerine düşülmesini isteyebilirler. Tabii bunu yaparken dengeleri gözetmeniz gerekiyor. İlişkinizde gerçek duygularınızı ortaya koyma biçiminiz çok önemlidir. Ancak kendisini özel hissettirecek kelimeler duymak için ölse de, ona çok fazla açılmanız panik olmasına neden olabilir.

Örneğin dışarı çıktığınız bir akşam ona, ‘Seninle çok eğleniyorum’ deyip orada bırakın. Ayrıldıktan sonra ne kadar harika zaman geçirdiğinize dair dört farklı mesaj atmanıza gerek yok. Onunla beraberken özel bir şey hissediyorsanız, bunu söylemekten çekinmeyin. Duyduğunuz heyecanı belli ölçüde göstermeniz size karşı olan hislerini kuvvetlendirecektir.

UYARI: BUNLARI SAKIN DENEMEYİNİZ!

Bazı riskler alınmaya değmez. Örneğin:

Ona ait olan her şeyin size de ait olduğu gibi eski moda kuralları unutun. Anlayacağınız onun e-posta veya Facebook hesabına girmeniz pek doğru bir davranış değil.

Sadakatini test etmeyin. Annesi sizden hoşlanmıyorsa, onu ikiniz arasında bir seçim yapmaya zorlamayın.

Onu arkadaşlarınızla tanıştırırken sakın ‘Gelecekteki kocam’ ifadesini kullanmayın.

 

Başa Dön

 

 

 

Konuşmayan Selma…

Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8 yaşındaydı. Selma’nın onu psikolojik olarak susmaya iten, “seçici konuşmazlık” dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındayken başlamıştı.

Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bi yaşam sürerken, bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde beş yaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve

kendisinden küçük iki kardeş daha var.. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne, hala ve benzeri yakın akrabaların yardımıyla yaşatılıyor. Birgün hayata gözlerini kapatıyor.

Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma’nın hayatından çıkıp gidiyor. Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelik yaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evin hemen alt katında olduğu için baba endişe duymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yük etmeden idare ediyor.

Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın akrabalarına gidiyorlar. Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemediği için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi her yeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya.. Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma, gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye.

Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat etmesini hemen bi ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selmanın gözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasının çırpınmalarına, yerde tırmalamasına…vs. şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde cansız yatarken, uyandırmaya çalışıyor.

Babası uyanmıyor… Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor: “İmdat.. Babama bişey oldu… Yardım edin!..” Kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor… Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altı kardeşin ne olacağı tartışması başlıyor.. kimi “yanımıza alalım”, kimi “yuvaya verelim”, kimi de “hepsine birden nasıl bakacağız” diyor. En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar.”Herbirimiz birisini alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsa birbirlerini görürler.” diye düşünüyorlar. Selma’ yı çok sevdiği halası alıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor.

Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen uzmanların isimleri beni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum. Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı merakla bekliyordum. Halası olan biteni tek tek anlattı.

“Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi. Örneğin sofraya oturup yemek yiyeceğiz “Hadi Selma sofraya otur!” diyoruz oturuyor. “Hadi Selma artık kalkabilirsin” demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bi kızı olduğunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı olduğunu… hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, aç kaldıgı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik, sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme…”

Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini hissettiğim tavırları.

- Biliyor musun ben seni çok sevdim.
- ……
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.
- …..
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun..

Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.

- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum… hatta benimle konustuğunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.
- …….
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen, izin verirsen seni susturan şeyin ne olduğunu bulurum. Gerçekten… inan bana… izin verir misin?

Başını salladı! Evet başını salladı!

- Elimde bazı resimler var, o resimleri çocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konuştuğunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı?

Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır arasında gidip geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı. Karşımdaydı… ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekkür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştı ki…

Selma’nın bilinçaltı karmakarışıktı. İşte Selma’nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, halasını dinlerken gözyaslarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi…

“Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu ülkede anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar kardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneye götürmüşler. İlaçlar vermişler. Hem de acı acı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş.

Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. Artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler. Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara. “Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı” diye. Çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meğer. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse anlamıyormuş. Herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de çok üzülüyormuş..

Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar. Bir gün ananne gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış “Kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?” demiş.

Bir gün Selma, babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. Selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormuş. Babaları çocuklarına hiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. “Kızım kapat şunun sesini” demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış.

Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten çocukların yaramazlığı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bi bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya “git” der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çok üzülmüş.. babası ” git ” dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eğer gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma’nın yüzünden öldü.

Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip “Kızım sen artık benim kızımsın, bizimle yaşayacaksın” demiş. Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye düşünmüş.. Halasının evine gidince “Artık bunlar benim yeni anne babam” demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. “Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım, sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım?” Sonra aklına bişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış. “Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim yüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım… ne olur onları benden alma!..”

O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. “Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler” diye korkmuş. Hep susmuş..

Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; “Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et!” diye. “Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye”.

O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki? Kaçımız bir dondurma alındığında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yoğun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız? Bu kadar sevilmek… bu kadar değer verilmek…

Mehtap Kayaoğlu
“Öpücük kutusu” adlı kitabından

 

Başa Dön

 

 

Mesajınız var!

Hayattan doğru mesajları çıkarmalı.Neden bu benim başıma geldi, deyip sızlanmak değil yapılması gereken.Başıma gelen bu şey herneyse bana ne anlatmak istiyor,almam gereken mesaj ne? Hayatımın neresinde hata yapıyorum?Nerde takılıp kaldım? Kendimize sormamız

gereken doğru sorular bunlar olmalı.Başımıza gelen,ilk etapta kötü ya da felaket olarak adlandırdığımız olaylardan gerekli mesajı alıp, hayatımıza geçirmek bence önemli olan. Ancak

o zaman farkında bir hayat yaşarız.Geleceğe korkularla değil kendi seçimlerimizle,üstesinden geldiğimiz zorluklar ve deneyimlerle ilerleriz.

İzlediğim bir filmde Küçük bir kız çocuğu kaçırılır.Çocuğun annesi polise durumu haber verir fakat polis bunun ciddi bir vaka olup olmadığı kanısına varmadan ,üzerinden 24 saat geçmeden birşey yapamayız der.Kısacası küçük kız vaktinde harekete geçilmediği için ölü olarak bulunur. Küçük kızın annesi olaydan bir süre sonra kendini toplayıp bir dernek kurar.Kçırılan çocukların hemen bulunabilmesi için,siyasetçilerden de yardım alarak polis teşkilatı ile öyle bir sistem kurarlar ki bu sayede bir sürü çocuğun hayatı kurtarılır.İşte anlatmak istediğim şeye tercüman olan gerçekten alıntı bir film öyküsüdür bu.

Mevlana ne güzel söylemişitr; Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine ,teslim ol.Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın.Düzenim bozulur,hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme.Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını???

 

Başa Dön

 

 

 

Bardağı yere bırakın bugün!

Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı.
Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu.

-”Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”
-50gm!’ …. ’100gm!’ …..’125gm’..diye öğrenciler yanıtladı.
-”Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem, ” dedi profösör, “ama, benim sorum şu ki :”Bu

bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
-’Hiçbir şey’ diye yanıtladı öğrenciler.
-”Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?” diye sordu profesör bu kez.
-”Kolunuz ağrımaya başlardı efendim” diye öğrencilerden biri yanıtladı
-”Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
-”Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”.

Tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler.

-”Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?”diye sordu profesör.
-”Hayır.” diye yanıtladı herkes.
-Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

-”Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesör sordu.
-”Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
-”Kesinlikle! ” dedi, profesör.

“Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi). Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!

“Bardağı yere bırakın bugün!”

 

Başa Dön

 

 

 

Bakmak Ve Görmek

Oradan Bakınca

Neyimi Görebiliyorsun?

İçi mi…? Dışımı…? Karakteri mi…? Düşünceleri mi…? Hislerimi…? Nefreti mi…? Değeri mi…? Kendini…? Diğerini…?

Şekli mi…? Şemali mi…? Rengi mi…?Teni mi…? Hayali mi…?

Görmediğin
hicbirşeyin
peşine düşme …

Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :

- Buraların yabancısıyım…
Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler…?

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
- Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş.

Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği nerden
biliyorsun?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,
fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu.

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini…

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür.

Gösterdim… gördü anlamına gelmez
- Söyledim… duydu anlamına gelmez
- Duydu… doğru anladı anlamına gelmez
- Anladı… hak verdi anlamına gelmez
- Hak verdi… inandı anlamına gelmez
- İnandı… uyguladı anlamına gelmez
- Uyguladı… sürdürecek anlamına gelmez…

 

Başa Dön

 

 

 

Bin Aynalı Dağ

Uzun yıllar önce, uzaklardaki bir ülkede

´Bin aynalı dağ´ denilen bir dağ vardı. Bu Dağın zirvesine

gerçekten de bin tane irili ufaklı ayna yerleştirilmişti.

Herkes zaman zaman bin aynalı dağa çıkıp,

ilginç öykülere şahit olmayı ve daha sonra

gördükleri hakkında arkadaşlarıyla konuşmayı isterdi.

Bir gün, bu ülkede yasayan küçük mutlu bir köpek,

bu dağı duydu ve oraya gitmeye karar verdi. Dağın eteğine ulaştı

ve sora da neşeyle yukarı tırmandı. Yorulmuştu, ama yeni şeyler

göreceği için keyiflenmiş ve yorgunluğunu çoktan unutmuştu.

Aynaların bulunduğu zirveye geldiğinde kulaklarını dikmiş, kuyruğunu

hızlı hızlı sallıyordu. Kocaman bir gülümseme gönderdi onlara.

Karşılığında bin tane kocaman sıcak ve dostane gülümseme aldı.

Mutluluğu kat kat artmıştı. Oradan bir türlü ayrılmak istemiyordu.

Türlü türlü sevinç ve dostluk hareketleri yapıyor,

yaptıklarının bin kat fazlasıyla karşılığını görüyordu.

Nihayet gün karadı ve oradan ayrılması gerektiğini anladı.

dağdan inerken kendi kendisine; “Burası harika bir yer!

Buraya sık sık geleceğim” diye düşünüyordu. Bu arada,

aynalı Dağın çıkışındaki anlamlı levhayı da okudu

ve mutluluğu bin kat daha arttı…

Ayni ülkede yaşayan başka küçük bir köpek daha vardı.

Ama ilki kadar mutlu değildi. Huysuz ve mutsuzdu.

O da o dağa gitmeye karar verdi. Dağın eteklerine kadar

gelip de yukarıya baktığında, şikayete başlamıştı bile.

Sızlana sızlana dağın tepesine kadar çıktı.

Yorgunluk ve kızgınlığa şimdi bir de korku eklenmişti.

Doğru ya, bu dağın tepesinde kendisini kim bilir hangi hırsızlar,

haydutlar bekliyordu! Aynaların olduğu alana yaklaşırken,

her an bir düşmanla karsılaşacakmış gibi başını öne eğmişti.

Kafasını kaldırıp da aynalara baktığında gözlerinde inanamadı.

Soğuk soğuk bakan bin tane köpek gözlerini onun üzerine dikmişti.

Güya onlardan korkmadığını onlara göstermek için hırlamaya,

dişlerini göstermeye başladı. Aynı anda korkunç görünümlü

bin köpek kendisine hırlayınca, korkudan ne yapacağını

bilemedi ve dağdan kaç inerken kendi kendine; “Burası

korkunç bir yer! Buraya bir daha asla gelmeyeceğim.” diyordu.

Huysuz köpek, o hızla ve korkuyla kaçarken,

aynalı dağ hakkında bilgi veren levhayı ve

üzerindeki yazıları görmemişti bile.

Levhada şöyle yazıyordu:

“Ey yolcular! Sakın aldanmayın, gördüğünüz görüntüler

sadece ve sadece sizin aynadaki yansımanızdır. Aynı şekilde;

hayatta başınıza gelen bütün olaylar size tutulmuş aynalardır.

Onlarda sadece kendinizi, kendi duygu ve düşüncelerinizi görürsünüz…”

 

Başa Dön

 

 

insan sevgisi..

Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalısan bir akrep görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını  uzatır ama akrep onu sokar.
Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar. Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi
kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler.
Ama Hintli adam söyle der:
Sokmak akrebin doğasında vardır.
Benim doğamda ise sevmek var.
Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?” Sevmekten vazgeçmeyin. iyiliğinizden vazgeçmeyin.
Etrafınızdaki akrepler sizi soksalar  bile

 

Başa Dön

 

 

 

Bu gerçek aşktı.

Bir kadın anlatıyor:
Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı…

Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin bir zamanlar çok sevdiğim bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara,
küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği,başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.

Sonunda kararımı ona da açıkladım: Boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak ‘niye?’ diye sordu.’Gerçekten belli bir sebebi yok’ dedim, ‘sadece yoruldum.’Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu:işte,sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu: ‘seni caydırmak için ne yapabilirim?’
Demek ki söyledikleri doğruydu: İnsanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ‘İşte mesele tam da bu’ dedim. ‘Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.’ ‘Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl’olacak. Bunu benim için yapar mısın?’Yüzümü dikkatle inceledi ve ‘Sana bunun cevabını yarın vereceğim’ dedi.Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.

Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
‘Sevgilim’ diye başlıyordu,
‘O çiçeği senin için koparmazdım’
Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

‘Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.’

‘Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.’

‘Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’

‘ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu,karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.’

‘Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikây eler anlatabilmem için
ağzıma ihtiyacım var.’

‘Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’

‘Ama seni benden daha fazla seven biri varsa,evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.’

Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.’Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.’Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçe ği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.

Bu gerçek aşktı.

İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o
heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya
devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil… Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz… Ama hep oralarda bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.

 

Başa Dön

 

 

 

HAYATTA KARARLAR BİRER KİBRİT´ TİR…

Adamın biri Bilge bir kral olmakla un salmış olan kralın yanına gider. Krala sunu sorar ´Efendim söyleyin bana hayatta özgürlük var mıdır? ´
Kral ´Elbette´ der, ´Kaç bacağın var senin? ´ Adam soruya şaşırarak ´İki efendim´ der.
Kral ´Pekâlâ, tek bacağının üstünde durabilir misin? ´
´Elbette´ diye cevap verir adam. Kral ´O halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver´.
Adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir.
´Tamam´ der kral ´Simdi de öteki bacağını kaldır.´ Adam şaşırır ´Bu imkânsız kralım´ der.
´Gördün mü? ´ der kral ´ Özgürlük budur. Sadece ilk kararı almakta özgürsün. Ondan sonrasında değil.´
Tiziano Terzani´nin ´Atlıkarıncada Bir Tur Daha´ adli kitabında Okuduğum bu küçük öykü yıllardır tartışılan özgürlük kavramı üzerinde bir kez daha düşünmeme yol açtı. Hayat gerçekten böyleydi. İlk kararı alıyordun ve gerisi o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyordu. Hayat hata kabul etmiyordu.
İlk kararın doğruysa isler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar aldıysan, hersek zincirleme yanlış gidiyordu.
Mesela mesleğini seçerken… Hasbelkader, iyi düşünmeden, yeteneklerinin farkında olmaksızın
bir meslek seçtiğinde omur boyu isini zorla yapmaya mahkûm oluyordun.
İsinin başındayken başka bir is yapmayı özlüyordun. Ama biliyordun ki; özgürlüğünü kullanmış ilk kararı vermiştin ve Yeniden başlama cesaretin yoktu.
Bazı insanlar vardı hayatta… Onlar ise her şeyi ardlarında bırakıp yeniden başlayacak kadar
cesurlardı. Ama sen onlardan biri olamıyordun. Bunca emek bunca çalışmayı sanki çöpmüş gibi bir çırpıda atıveremiyordun. Oysa göz ardı ettiğin bir şey vardı. Hayat çok kısaydı Ve mutsuz olduğun islerle zaman öldürmek ayni zamanda ruhunu öldürmekle es anlamlıydı.
Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu. Yanlış bir karar ayni evde yasayan iki düşman yaratabilirdi. Ask zorunluluğa dönüşebilir ve hayatini cehenneme çevirebilirdi.
İlk kararı alıyordun, bu konuda özgürdün ama devamında senin kararına bağlı olmayan
pek çok şey gerçekleşiyordu. Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti. Doğru yerde ateşlediğinde seni ısıtacak ateş,
çorbanı kaynatacak ateş oluyordu, yanlış yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte seni de yakıyordu. Hayat öyle basite alınacak bir oyun değildi. Oyunun kurallarını bilmen ve ona Gore oynaman gerekiyordu. Ama çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek yetmiyordu. Çok daha önemli olan başka bir şey vardı.
Kendini bilmek… Ne istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, Neler yapabileceğini bilmek zorundaydın. Ancak o zaman doğru kararlar veriyor ve mutlu bir hayata sahip oluyordun. Ve kararlar birer kibritti…
Ya kendini yakıyordun ya da ısıtıyordun…
HERŞEY İSTEDİĞİN GİBİ OLSUN.

 

Başa Dön

 

 

 

ELVEDA BİRTANEM..(Bir Aşk Hikayesi)

Sabah uyandiginda midesinde bir yanma hissetti yanmanin nedeni aksam yedikleri degil uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin aklina gelmesiydi. Bugün 2 yildir götürmeye çalistigi bir birlikteligi bitirecekti aslinda bunda geç bile kalmisti. Bitmeli dedi içinden her gün; bu tatsiz uyanis bitmeli… Içinde bir muhakeme baslamisti kendi kendine söyleniyordu:

“Ona da haksizlik etmek istemiyorum belki hatali olan benim…. Bulunmaz Hint kumasi degilim ya görünüs olarak himmm yakisikli çocuk denilecek biri hiç degilim…. Ama yaptim çok

çalistim bitmesin diye kendimle mantigimla çok kavga ettim olmadi….” Genç adam bunlari düsünürken surati sekilden sekille giriyordu. Süratle giyinerek disari çikti bugüne kadar hiç bekletmemisti onu simdide bekletmemeliydi. Istanbul soguk ve yagmurlu bir Nisan ayi yasiyordu.Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi bulutlar bizim yasayacaklarimizi biliyor onlar bile agliyor halimize.

Birkaç saatlik yolculuktan sonra Kadiköy iskelesine geldi her zamanki gibi yine ilk kendisi gelmisti bulusma yerine. Birkaç dakikalik beklemeden sonra karsidan kiz arkadasinin geldigini gördü simdi midesindeki agri daha da artmisti. Karsilama faslindan sonra Besiktas’a gitme karari aldilar yolculuk sirasinda hiç konusmadilar; genç adam günesin yoklugunda grilesen denize bakiyordu. Genç kiz arkadasinin bu durgunluguna anlam verememisti öyle ya nereden bilecekti bu gün ayrilik çanlarini çaldigini.

“Üsüdüm” dedi genç kiz bu yolculuk boyunca edilen tek lafti. Besiktas’a geldiklerinde bir cafe de oturdular genç kiz anlamisti kendisine bir sey söylenmek istendiginin… “Bana bir sey mi söylemek istiyorsun” dedi genç adamin gözlerine bakarak. Genç adam gözlerini kaçirarak “evet” seklinde basini salladi.

Genç kiz daha da heyecanlanmisti. Biraz da sinirlenerek “söyle öyleyse ne diye bekliyorsun.”

Genç adam içini çektikten sonra “sence biz nereye kadar gidecegiz daha dogrusu biz iyi bir ikiliyiz”

“Bunlari sorma geregini neden duydun.” dedi genç kiz.

Genç adam söze basladi: “bak canim bundan birkaç ay önce aksam saat 11:00 civariydi sanirim hatirladin mi?

Genç kiz “evet hatirladim” dedi ama genç adam genç kizin sözünü bitirmesini beklemeden “o aksam seni düsünüyordum diger aksamlarda oldugu gibi senin için bir siir yazmistim onu o an sana okumak istemistim sana telefon açtigimda siirimi bile dinlemeden simdi sirasi mi canim ya senin de isin gücün yok mu demistin bana. Biliyor musun o an bir kaç yumruk yedikten sonra kroki durumuna düsen bir boksör gibi olmustum sessiz kalip özür dileyerek telefonu kapatmistim. Daha sonra bu siiri benden hiç istememistin. Ve bunun gibi bir çok defa tartismamiz oldu. Geçenlerde hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimla birlikte sen de gelmis Meral’in bana sen sanslisin Nalan sana bakar sözüne karsilik sinirli bir edayla “aaaa banane isim yok da sana bakacagim annen baksin demistin bunu da hatirladin mi?”

Genç kiz tekrar “evet” dedikten sonra saskin saskin “evet ama bunlari neden hatirlatiyorsun bilmiyorum. Biliyorsun benim kisiligim böyle duygusalligi sevmiyorum . Ve hasta bakici gibi göründügümü de kimse söyleyemez.”

Genç adam güldü “Evet canim bak burda haklisin sen zaten olmak istesen bile bu kalbi tasidigin müddetçe hasta bakici hemsire falan olamazsin.”

Genç adam devam etti “bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin hiç hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusalligi sevmeyebilirsin ama sen seni seven insanlari mutlu etmeyi de sevmiyorsun halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah aksam gece yani seni andigim her saat tatli sözcük mesajim vardi senin için biliyor musun? seninle ben ak ile kara gibiyiz”

Genç kiz anlamisti “yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?”

Genç adam tekrar gülümsedi içinden dün gece verdigin ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsünüyordu.

“Hayir dedi sair olmani istemiyorum zaten olamazsin da; yalniz biz ayrilmaliyiz ayrilirsak ikimiz içinde en hayirlisi bu olacak.”

Genç kiz sasirmisti “Neden ama ben seni seviyorum senin de beni sevdigini saniyordum.”

Genç adam iç çekerek “hayir canim sen esas beni sevdigini saniyorsun eger beni sevseydin simdi burda baska seyler konusuyor olurduk.”

Genç kizin gözleri yasarmisti Genç adam cebinden çikardigi mendili uzatti genç kiz göz yaslarini silerek kesik bir sesle “Sen bilirsin umarim beni baska biri için birakmiyorsundur.”

Genç adam “Nasil böyle bir seyi düsünürsün senden baska olmadi ve uzun sürede olacagini sanmiyorum.” Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada artik iki yabanci gibi duruyorlardi. Istanbul yagmurlarla yikanirken yagmura iki sevgilinin umutlari da karisiyordu.

Birkaç dakika sesiz oturduktan sonra genç kiz “kalkalim istersen” dedi.

Genç adam ben biraz daha burda kalmak istiyorum istersen sen kalkabilirsin. Genç kiz “tamam o zaman sana mutluluklar dilerim” diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu genç adam “arkadas olarak beraberiz ama sen istersen tabi” dedi. Genç kiz evet” anlaminda basini salladi ayrilirken son kez sarildilar birbirlerine.

Genç kiz uzaklasirken genç adam masada dondu kaldi vakit ögleni bulurken yagan yagmur yerini günese birakmisti ama genç adam titriyordu onu titreten açan günese ragmen esen rüzgar miydi yoksa kalbindeki ayrilik acisi miydi. Saatlerce dolasti devamli kendini sorguluyordu hatayi bastan yaptim diyordu ama yasadigi güzel günlerde olmustu.”allahim” dedi “allahim güç ver bana”.

Dostlarini düsündü onlarin dediklerini düsündü. Arkadaslari sizler birbirine zit insanlarsiniz yol yakinken dönün bu yoldan dememis miydiler. Tabi ya dogru olani yapmisti. Saatler geçtiginde artik günes yerini yildizlara birakmisti eve döndügünde yürümekten bitap duruma düsmüstü. Kendisini karsilayan annesine hiçbir sey söylemeden kendi odasina gitti. Gece bir türlü bitmek bilmiyordu anilarin agirligi altinda eziliyordu genç adam ama sabah erken kalkip ajansa gidecekti bunun için uyumasi gerekiyordu.

Birkaç saat sonra genç adam uykuya dalmayi basarmisti ve sabah 7′de saatin zirlamasiyla uyandi genç adam. Evden çikacagi zaman cep telefonuna bakti mesaj ve 10 tane cevapsiz arama vardi. Genç adam yorgun oldugu için duymamisti telefonunun sesini. Cevapsiz arama ve mesaj canimcim’dan gelmisti canimcim onun Nalana taktigi isimdi heyacanla mesaji açti mesajda sunlar yaziyordu…….

“Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim ELVEDA BIRTANEM…….”

evet genç adam sasirmisti mesajin gelis saatine bakti sabahin besini gösteriyordu güldü kahkahalar atarak güldü onu tanidigi ve arkadas oldugu günden beri ilk defa bir siir aliyordu ve ilk defa bu saatte araniyordu….

Heyecanla hizli arama yapti çalan telefonu yabanci bir ses açti.

Genç adam “Nalan ile görüsebilirmiyim” dedi. Fakat karsidaki agliyordu hiçkira hiçkira agliyordu; “Ben onun annesiyim yavrum canim kizim bu sabah intihar etti. Gece odasinda birilerini arayip durdu sabah odasinin isigini sönmemis görünce merak ederek odasina girdim ama yavrum kendini asmisti.”
Kaynak: .::GençMekan::. http://www.gencmekan.com/ask-sevgi-anketleri/57222-elveda-bitanem-acili-bir-ask-hikayesi.html#post410988

Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yere yigilip kaldi………….

Birkaç ay sonra…

Iki doktor konusur. Doktorlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyor ….

- haaa o mu üç ay önce getirdiler elindeki cep telefonunu hiç birakmiyor kendisi yüzünden bir genç kiz intihar etmis o günden sonra o cep telefonu her zaman elinde devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim o uyurken gönderdigi numarayi aradim hayret ki numara 3 ay önce iptal edilmis ve gelen mesajlarda bir siir:

“Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim ELVEDA BIRTANEM…….”

 

Başa Dön

 

 

 

 

Çok güzel bir aşk hikayesi…..

Genç kiz feci bir hastaligin pencesinde kivraniyordu. Yarali kalbi artik bu dünyaya daha fazla dayanamamaya
baslamisti. Çok zengin olan ailesim tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermislerdi… Canini feda edecek birini ariyorlardi… Genç kiz ise hergün hastahane odasinda biraz daha solmaktaydi. Yine yalnizdi odasinda, gözüyasli, boynu bükük ölümü bekliyordu… Gözlerini kapadi, bu küçük odada gözyasi dökmekten bikmisti… Yinede engel olamadi pinar gibi çaglayan gözyaslarina. Sevdigi geldi aklina, fakir ama onu seven sevgilisi… Hergün ayni seyleri düsünüyor, anilari bir film seridi gibi gözünün önünden geçiyordu… ” Param yok ama sana verebilecegim sevgi dolu bir kalbim var” demisti delikanli… Genç kizda zaten baska birsey istemiyordu…Sevgiye muhtaç biri, sevdiginin sevgisinden baska ne isteyebilirdiki… Ama olmamisti iste, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasina, o lanet olasica para girmeyi bilmis, onlari ayirmisti… Iste paranin geçmedigi zamanlara gelmislerdi.. Ne önemi vardi artik ? Su son günlerinde, sevdigi yaninda olsa yeterdi…Ayriliklarindan bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yil geçmisti…Her günü zehir, her günü hüsran…Ama genç kiz hep sevgisini yüreginde tasimis, kalbini kimseyle paylasmamisti. Sevdigini düsündü iste o an.. Acaba o neler yapmisti bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmis, çoluçocuga karismisti… Gözlerinden bir damla yas daha damladi kurumus, bitmis ellerine. Ellerine bakti, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttugunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi… En çokta saçlarinin dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdigi öpmüs, koklamisti onlari. Her bir tanesi koptugunda, kalbine bir ok daha saplaniyordu. Kalbi yine sizlamaya baslamisti.. Belki sevdigi yaninda olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yasama… Zaten artik ölüm umrunda degildi genç kizin. Sevdiginden ayri yasamanin ölümden ne farki vardi ki.. Tekrar o geldi aklina… Keske keske yanimda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artik… Gözleri pinar gibi çaglamaya basladi. Sevdigini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufakta olsa ondan bi hatirasini almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu… Oysa sevdigi, kimbilir kiminle beraberdi… Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylasmayi düsünmemisti bile, ama acaba o paylasmis miydi ? Onun sevgisini silmis atmis miydi acaba kalbinden ? Içi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir agirlik çöktü. Onu düsündükçe her dakikasinin zehir olmasi artik çok daha agir geliyordu genç kiza… Ölmek istedi, artik yasamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiginden bi hatira almadan ölmeyecegine and içmisti. Tekrar gözlerini açti. Kimbilir belkide sevdigi onu unutmustu.. Bu düsünceler içinde derinlige daldi… Birden babasi girdi odaya, kizina kalp nakli için bir gönüllü bulduklarini müjdeleyecekti. Fakat genç kiz çoktan uykuya dalmisti.. Bir melegi andiran masum yüzü, sevdigini özleminden sirilsiklamdi… O gece biri gözlerini dünyaya kapadi, genç kiz ameliyataalindi. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi degistirilmisti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açti dünyaya genç kiz. Ama dünya daha farkli geldi ona. Sanki birseyler eksikti… Aradan aylar geçmis genç kiz artik iyice iyilesmisti. Ama içindeki buruklugu bir türlü atamiyordu. Sevdigi aklina gelince kalbi eskisinden daha çok sizliyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mirildandi… Kalbi yine sizlamaya baslamisti. Yeni kalbi onu iyilestirmisti ama nedense her gece aniden hizlaniyor, onu uykusundan uyandiriyor ve sanki yerinden çikacakmis gibi atmaya basliyordu… Genç kiz bir anlam veremedigi bu durumu doktora anlamis, ama ameliyat kolay degil, bir aydan geçer demisti doktor. Aylar geçmisti ama hala ayniydi durum. Çiçeklerinin yanina gitti. Hergün onlarla saatlerce dertlesiyor, zaman zaman agliyordu onlarla.. En çokta kan kirmizisi gülünü seviyordu. Çünkü kirmizi gülün onun için yeri apayri idi. Oda genç kizla beraber gülüyor, onunla beraber agliyordu. Onu sevdigi gibi görüyordu genç kiz. Ve gülünü sevdigini ilk gördügünde ona hediye edecegine dair yemin etmisti. Baska türlü paylasamazdi gülünü kimseyle… Kapi çaldi aniden. Kapiyi açti ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilisti. Yavasça egilip zarfi yerden aldi. Birden kalbi deli gibi atmaya basladi. Ne oldugunu anlayamiyordu. Zarfin üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardi. Zarfi açti, içinden beyaz bir kagida yazilmis bir mektup çikti. Kalbi daha hizli atmaya basladi. Onun kokusu vardi kagitta. Evet, onun kokusu vardi. Yilar yili özlemini çektigi, yaninda olabilmek için canini bile verebilecegi sevdiginin kokusu vardi mektupta.. Basi dönmeye basladi. Koltuguna geçip oturdu yavasça…Kagidi açti. Ve elleri titreyerek okumaya basladi. ” Sevgilim, senden ayrildiktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sigmayacagini bildigimden dolayi, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim… Her günüm digerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artiyordu.. Sana kitaplari dolduracak kadar siirler yazdim. Her biri digerinden dahada hüzünlüydü. Yazdim, okudum, agladim… Hergün yazdim, her gün okudum, senelerce agladim… Her gece seni düsündüm sabahlara kadar, her gece senin yaninda olmayi istedim. Ve her gece sensizlige lanet ettim, uykulari haram ettim kendime, sensiz olmanin acisini gözlerimden çikardim… Ve bir gün herseyi degistirecek bir firsat çikti önüme. Bunu firsati degerlendirmeyip, kendime haksizlik edemezdim… Ve degerlendirdim… Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye..Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artik… Senden çok uzaklardayim belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hemde her gece… Seni seviyor, seyrediyor ve egilip sen uyurken yanagina bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açip bakiyorsun, geldigimi bildigimi saniyorum ama yine o tatli uykuna geri dönüyorsun. Yarin birbirimizi sevmemizin 6. senesi… Hep ben geldim simdiye kadar senin yanina, yarinda sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettigim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü gözyaslarimla, adini yazdim ona… Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde… Unutma, kirmizi gülüde unutma olur mu ??… Seni Seviyorum, Yanima Gelinceye Kadarda Sevecegim… Sevgilin…”

 

Başa Dön

 

 

 

 

Yaşlı Adam Ve At

Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.”Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.” Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.”Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..” “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa açıkca ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.”Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.”O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.” Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…” “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

“Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”Ben de diyorum ki, geçmişte düşünün kimler nelerle engellendiler ve şu anda neredeler, kimler hangi makamda idi ve şu anda neredeler…?Yolun sonu herkes için ölüm değil mi?….

 

Başa Dön

 

 

 

 

Akıllara Ziyan bir hesaplama ve MUHTEŞEM AŞK

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.

Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.
Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama,

 

Başa Dön

 

 

 

 

 

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ..

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna
rağmen hala yalnızsan,için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına
koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka
hiçbir ise yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o bahaneler bulmaya hazırdır.Hani ağzınla kus tutsan “Bu kusun kanadı neden beyaz değil?”diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.Yaptıklarınla
değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.Sen,”Ama senin için sunu yaptım” derken o,”sunu yapmadın” diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen askı yaşanması gerektiği gibi yasadın.Özledin, içtin,ağladın,güldün,şarkılar söyledin,düşündün,şiirler yazdın.”Peki o ne yaptı “deme.Herkes kendinden sorumludur aşkta.Sen askını doya doya yasarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yasıyorsa,ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?Hayati ıskalama lüksün yok senin.Onun varsa,bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.Her zamanki gibi yaşayacaksın sen.”Acılara tutunarak” yasamayı Öğreneli çok oldu.Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil… Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki….Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası. Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir. Yürek sesi ne bilmeyenler, yada bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

Nazım Hikmet / (Tahir ile Zühre…)

 

Başa Dön

 

 

 

Can Dündar’ Dan Güzel Bir öykü

Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir
bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş. İslerin bir an önce bitmesini
sağlamak için de kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş. O
zavallı kölelerden biri, bir gün pek bitkin düştüğü için
dayanamaz ve zalim krala:

- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın
üzümlerinden yapılacak şarabi hiç bir zaman içemeyeceksiniz ki!
Deyivermiş.

Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış. Nihayet gün gelip üzümler
yetiştikten sonra, kral köleler de dahil herkesin hemen toplanmasını
emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan
bir bardak getirilmesini emretmiş. Daha önce kehanet gösterisinde
bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış.

Şarap bardağını eline alarak:

- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiç bir zaman
içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin? diye sormuş. Köle söyle
cevap vermiş:

- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü
dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada başınıza neler
gelebileceğini de bilemem! Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri
kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini
ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş.

Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı fırlamış.
Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş.Kral ve domuz arasında
öldüresiye bir mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi
azı dişleriyle, Sisam kralının karnını yarıp ölümüne sebep olmuş.
Kral bostanda, bardak masada kalmış..

Su söz bu olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:
“Nasip ise gelir Hint’ten Yemen’den, Nasip değil ise ne gelir elden?”
Sevgiyle kalın…

Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın.
Sıkıca asılın onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi… Çünkü
onlarsız hayat da anlamsızdır.Hayatınızı asla aşka kapatmayın.
Aşkı bulmanın en kısa yolu, “aşık olmaktır”, korunmanın en iyi yolu ise
aşka kanat takmak… Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi
ve nereye gittiğinizi unutmayın.

Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken
güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.
Dün tarih oldu… Yarın bir sır… Bugünün kıymetini bilin.

Can DÜNDAR

 

Başa Dön

 

 

 

Saygısızlık Diz Boyu!

Metroda, hızla araca binmek isteyen kişilerden biriydim. İçerisi çok kalabalıktı. Köşedeki beşli koltukta, tanımadığım insanlarla yan yana oturmaktaydım. Demirlere tutunmaya çalışan yaşlı bir adamı gören yanımdaki genç, ona yer verdi. Fakat ayakta duran bir çocuk, koşarak boşalan yere oturdu. Yaşlı adam hamle yapmış ama oturamamıştı.

Çevrede ilk oluşan düşünceler: “Saygısız”, “Allah seni bildiği gibi yapsın”, “sana mı yer verdik”,

“düşüncesiz” vs. Açıkçası benim de ilk kafamda beliren, “olacak iş değil” cümlesiydi. Biraz düşündüm. “Acaba?” dedim, “başka bir durum olabilir mi?”

Bir arkadaşım anlatmıştı. —Geçen gün otobüste, ayakta kalmış yaşlı bir adam, önündeki koltukta oturan gence, “saygısız herif, utanmıyor musun yaşlılar dururken orada oturmaya” der. Çocuk ise ayağındaki protez bacağı göstererek, “ben memlekette senin gibi düşüncesiz ve önyargılı adamlar olduğu için utanıyorum amca, gel buyur otur, ben böyle de ayakta durabilirim” diyerek kalkar. Fakat o koltuğa uzun süre boyunca, yaşlı adam dahil kimse oturamaz. — İşte bu olay aklıma gelmişti. Bilmediğim bir durum için sükûnetimi korudum. Sonra ayağa kalktım ve ayakta kalan yaşlı adama ben yer verdim. Böylece yaşlı adam ve hızlı adımlarla onun yerini kapan genç, yan yanaydı.

15 dakika sonra, son durağa geldik. Yaşlı adam ayağa kalktı. Sonra yanında oturan gencin kolundan tuttu ve birlikte dışarıya doğru yürüdüler. Fark ettim ki, çocuk zihinsel özürlü. Yaşlı adamla beraber gelmiş. Yaşlı adam ona destek oluyor…

Olur olmaz kaç kişiye kızıyoruz? Kaç kişi sinirimizi bozuyor? Kaç olay yaşanıyor ve biz kaç olayı doğru yorumluyoruz? Aslında gördüğümüz birçok olayı, kültürümüzde yer etmiş durumlara göre değerlendiriyoruz. Yorum yapmıyor, direk yargıya geçiyoruz. Belki de sırf bu yüzden, asılacak adamları serbest bırakıp, gerçek suçluları asabiliyoruz.

Gördüklerimize nefretle yaklaştıkça, nefreti buluruz. Sevgiyle yaklaştıkça, sevgiyi… Yani neyi verirsek, onunla karşılanırız. İstisnalar yaşanır elbet. Fakat bazı istisnaların ardında, bizim bilmediğimiz doğrular yatabilir.

Hayata bakış açınızı değiştirin!

 

Başa Dön

 

 

 

 

Ateş ile Su (Can Yücelden Harika Bir Hikaye)

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına…
Hırçın hırçın kay…alara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya: Gel sevdalım ol, hayatıma anlam veren mucizem ol…
Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş; Yüregim sana armağan…
Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına…

Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış. Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı…Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su…

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…
Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu…
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın.
Ve o an anlamış; aşkın bazen gitmek olduğunu. Ama gitmenin yitirmek olmadığını…
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.
İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan, su ateşden kaçar olmuş..
Ateşin yüreğini sadece su, suyun yüreğini Sadece ateş alır olmuş

 

Başa Dön

 

 

 

 

Takıntılar mutluluğun düşmanıdır!

Varlıklı olduğu her halinden belli olan bir adam, Galata Köprüsü’nden
yürüyerek geçiyormuş. Bir taraftan sağına soluna bakınırken, bir taraftan da elindeki altınla oynuyormuş.

Fakat ne olmuşsa olmuş, altın elinden kayıvermiş ve yuvarlanıp denize düşmüş. Hikaye de bu ya; o zaman deniz çok temizmiş ve altın, suyun dibinde pırıl pırıl parlıyormuş. Adamcağız çaresizlik içinde öylece bakıyormuş.

Teker kırılınca yol gösteren çok olur derler. Her kafadan bir ses çıkıyor,
türlü çeşitli çözümler öneriliyormuş. Tam o esnada kendine en uygun öneriyi fark etmiş.
Bunu ancak Dalgıç Ali çıkarır. Onu çağıralım !!!

Birisi gidip bulmuş, getirmiş, ama Dalgıç Ali gerçekten nazlanıyormuş. Kısa bir pazarlık sonunda taraflar herkesin şaşkın bakışları arasında, iki altına anlaşmışlar. Dalgıç Ali hemen işe başlamış ve epey uğraştıktan sonra altını denizden çıkarmayı başarmış. Altının sahibi bir eliyle emaneti alırken öbür eliyle, daha önceden hazırladığı iki altını dalgıca vermiş ve kimseye fırsat bırakmadan konuşmaya başlamış.

“Biliyorum hepiniz merak içindesiniz. Sizlere göre bu yaptığım pek de akıl karı değil. Ama şunu bilmiyorsunuz, ben bu köprüden günde en az iki defa geçiyorum. Her geçişimde benim burada bir altınım kalmıştı diye kafama takamam. Bir yerine iki altın verdim, ama aklımı kurtardım”

 

Başa Dön

 

 

 

 

Sevgilim bilgisayarda neler yapıyor acaba?

Hani facebook’a girince böyle sağ tarafta bi takım reklamlar çıkıyor, her telden çalıyor hani? İşte o reklamlar arasında bir tanesi var ki, her gördüğümde sanki ilk defa görmüş gibi bi fasıl akıl tutulmasına uğruyorum. Ben mi yanlış gördüm acabağ diye cıkcıklayıp gözlük camlarıma suçu atıyorum. Lakin, camlar temiz, gözler şaşkın.
Mevzu şudur: Birileri çıkmış diyor ki mealen “Çocucuğunuzun ya da sevgilinizin eşinizin falan bilgisayarda ne yaptığını öğrenin!”

Şimdi bunun anneye anlatır gibi açıklaması da şu oluyormuş: “… bilgisayarda klavyede basılan tuşları kayıt eden bir yazılımdır. Casus yazılım vazifesi görüp bilgisayarda ne olup bittiğini anlamanıza yarayan, çocuklarınız, eşiniz, arkadaşınız bilgisayar başında ne yapıyor öğrenebileceğiniz, şifreden tutun, msn görüşmelerine, mail yazışmalarına, ziyaret edilen sitelere, arama motorlarında ne aradığına kadar her türlü bilgiyi size sunar. Hem de bu vazifeyi hiç bir antiviruse yakalanmadan, sistemi tehlikeye sokmadan, sessizce ve gizlice yapar.”

Yok anacım şaka falan yapmıyorum. Ayniyle vakidir, git bak Facebook’a, illa ki rastlarsın reklam şeyleri arasında. Da, bu nasıl bi şey işte onu anlamak bana bu alemde nasip olmaz işallah. Bak yemin verdim, o kadar da asabiyim. Yani bu yasal bir uygulama mı? Önce bunu bi bilseydim keşke. Nebleyim yani bakarsın ilerde lazım olur. Bi sevgili yaparım kendime böyle boylu boslu edeleli hafif zeki falan.. sonra tutar kıskanırım o ince uzun parmaklarını? Lan derim kimlere yazıyo bu parmaklar!! Naapıyo bu adam bilgisayar başında böyle saatlerce? Hangi hatunlara “burası kasıyo msn var mığ?” demiş??

Hayır bu yazılım mı ne b.ksa bir de geriye doğru tarıyormuş hafızayı. Anlatmışlar bi şeyler. Bi kere çalışmaya başlayınca yeddi ceddinin esamisini okuyormuş bilgisayarın.

O değil de, hani bir özel hayatın koruması kanunu falan vardı, nooldu ona? Yok mu böyle bi şey? Hadi ana babalar sanki en doğal hakları, dünyaya getirdikleri insan yavrusuna tahakküm etmekmiş gibi davranabilirler. Çocuklarına güven namına bi şey vermeyip, ve onlara da zerre güvenmeyip, mümkünse birer ebleh olarak yetiştirip, sonra da “şekerim ben izliyorum çocumu, öyle de sorumluluk sahibi bi anneyim/babayım” diyor olabilirler. Hadi o sabilerin vasisi onlar, eti de onların, kemiği de.

Ama be kardeşim elin adamının/kadınının bilgisayar başında ne yaptığından kime ne? Ne hakkımız var taa şifrelerine varana kadar özelini ıncık cıncık etmeye?

Ayrıca, bu reklamı görüp ağzı sulanan yurdum kifayetsiz muhterislerine de iki çift lafım var: Mal mısınız lan? Hayır bunu soruyorum, çünkü ancak öyleyse bi özrünüz var demektir. Çünkü takibe aldığınız adam/kadın mal falan değil, o bakımdan. Özel hayatına o kopasıca burnunuzu, paspastan hallice egonuzu sokamazsınız olm, akıllı olun azcık.

Bir de şunu diyecektim, yani bu reklam deli dana gibi Facebook’ta dönüp durduğuna göre, yapılan iş (bence) her türden izana, edebe aykırı bi iş olsa da, yasalara uygun olmalı. Daha doğrusu, belli ki ortada aykırı olunacak bir yasa falan yok. Olsaydı, birileri çıkıp şunca zamandır bunlara “hop hemşerim sen kimin bilgisayarını izlemeye alıyorsun, bunu nasıl vaadediyorsun?” diye sorardı de mi?

 

Başa Dön

 

 

 

 

Platonik aşk

Şöyle bi şey: Koskoca bir bahçe düşünün, bahçede çayır çimen var, çalılar var, kaktüsler menekşeler akşam sefaları kasımpatılar var. Hatta üç ayrı renkte açan gül fideleri ve tek başına bi köşede küsmüş oturmuş lavanta bile var. Ama hepi topu iki adet ağaç var, başka ağaç yok. İkisi de bahçenin bir köşesine dikilmişler, karşıdan görüyorlar birbirlerini. İşte bir ilkbaharda ağaçların dalları yepyeni yapraklarla dolmaya başlamışken, yapraklardan biri karşı ağacın dalında daha yeni açmış bir yaprağı fark ediyor…

devamını, bahçenin kıdemli gelinciğinden dinleyelim:

“Günlerden bir gün, hani sonbaharın geldiğini anladığınız o ilk an vardır ya, işte öyle bir anın yaşandığı o ilk gün, ağaçtan düşen ilk yaprak yere doğru inerken durakladı. İstediğinden değil, ona kalsa, düşmek şöyle dursun sararmayı bile istemezdi. Ama ne var ki, doğası gereği önce sararması sonra da yere düşmesi gereken bir yapraktı. Belki daha tam sararmamıştı ama o bela rüzgara yenilip gitmişti işte.

Rüzgarın onu dalından alıp da efendice yere bırakacak hali yoktu. Ağacın gövdesini turladı önce, sonra tam yere değecekken, yine havalandı. Belki kendi dalına kadar uçacaktı. Belki karşıdaki ağacın bir dalına takılacaktı. Keşke öyle olsaydı! Nasıl isterdi bunu.. nasıl! Taa bahardan beri, gözünü açtığı o ilk andan beri karşı ağacın dalındaki “o” yaprağı gördüğü andan beri, nasıl da istiyordu uçup gitmeyi.. ne olurdu sanki aynı ağaçta olsalardı?

Ama o zaman da, belki onu hiç görmezdi. Oysa şimdi.. artık belki de o ağacın o dalındaki o yapraktan, sonsuza kadar ayrı kalacaktı. Görmeyecekti bile. Yağmurları hatırladı. Ama en çok, o ilk yağmuru. Tek bir damla kalmıştı üstünde ve o tek damla, ışıl ışıldı. Belki de onu hep böyle hatırlamalıydı.

Yere indiğinin farkına varamadı bir süre, takılıp kaldı düştüğü yere. Çevresine bakındı. Bir karıncayla burun buruna geldi. Ucundan çekiştirildiğini hissetti, yerinden kıpırdamadı ama.. o kadar dönüp durmalardan sonra hiçbir yere gitmeye niyeti yoktu zaten. Karınca da vazgeçti sonunda. Tam ‘nerdeyim ben?’ diyordu ki, gözüne ilişen o renkle irkildi.

Aynı rüzgara hayır diyemeyen başka kim olabilirdi ki? Hiç bu kadar yakın olmuş muydu ona? Nasıl da zarif bir sararmaydı bu? Hey tanrım! Tıpkı o ilk yağmur damlası gibi, o sessiz duruşu gibi, onu gördüğü ilk an gibi.. o ilkbahar gibi.

Yanında, ama sonbaharda.”

 

Başa Dön

 

 

 

Napolyon Bonapart’ın Josephin’e yazdığı aşk mektubu…

‘Bir tek günüm bile geçmedi yüreğimde senin sevgin olmadan, bir tek gecem bile geçmedi seni kollarımla sarıp sarmalamadığım, beni yaşamımın ruhundan uzaklaştıran zafer ve tutkuya lanet etmeksizin bir tek fincan çay bile yudumlamadım. İş güçle meşgulken, orduları komuta ederken, savaş meydanlarını aşarken, benim tapılası Josephine’im, hep kalbimin tahtında oturuyor, zihnimi meşgul ediyor,

düşüncelerimi alıp uzaklara götürüyorsun.

Senden Rhohe’un suları kadar hızlı ayrılmamın nedeni, seni en kısa zamanda yeniden görmek isteyişimdir. Eğer gece yarıları çalışmak için kalkıyorsam bunu benim tatlı sevgilim belki birkaç gün önce gelir diye yapıyorum, ama sene 23-26 Ventose tarihli mektubunda bana ‘siz’ diye hitap ediyorsun. Sensin ‘siz’! Ah, kötü kız! Nasıl yazabildin böyle bir mektubu? Ne kadar da soğuktu!

Siz! Siz! Bu 15 gün nelere gebe?… Ruhum üzgün, yüreğim köle, hayal gücüm beni korkutmakta. Beni fazla sevmiyorsun. Ve belki de bir gün gelecek beni hiç sevmeyeceksin. Bunu söyle bana, hiç değilse acıları hak etmiş olurum. Sevdiğim, çekindiğim, içimde beni doğaya çağıran tatlı duygular, yıldırım gibi beni ateşleyen hayatımın kadını, acısı, tatlısı, umudu ve ruhu, hoşça kal! Senden ne bitimsiz bir aşk istiyorum, ne bağlılık, yalnızca gerçeği, uçsuz bir açıkyüreklilik  istiyorum senden. ‘Seni eskisi gibi sevmiyorum’ diyeceğin gün, akşamın ya da yaşamımın son günü olacak. Hoşça kal!”

 

Başa Dön

 

 

 

 

Cariyenin Padişaha Olan Aşkı

Yavuz Sultan Selim Han, Mısırı fethettiğinde bir süre orada kalır. İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir.

Bu sırada bir çadırda kalıyor. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor.

Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur. Lâkin umutsuz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye… Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir.

Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokar ve kararsız hale getirir. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır.

>Notta sadece üç kelime yazılıdır:

“Derdi olan neylesin?”

Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar:

“Derdi neyse söylesin.”

Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler:

“Korkuyorsa neylesin?”

Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar:

“Hiç korkmasın söylesin.”

Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar.

Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur.

Yavuz Selim Han:

“Buyurunuz, sizi dinliyorum”

deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur.

Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle:

“Efendim…” der.
“Cariyeniz… Size…”

ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır. Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:

“Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”

 

Başa Dön

 

 

 

 

Alyans Parmağının Büyüleyici Masalı

Alyansı neden dördüncü parmağımıza takmalıyız?

Bunun, çok güzel ve inandırıcı bir açıklaması var…

Başparmak; Anne-Babanızı,

İşaret parmağı; Kardeşlerinizi,

Orta parmak, Sizi,

Dördüncü parmak (yani yüzük parmağı); Hayat arkadaşınızı,

Ve serçe parmak; Çocuklarınızı temsil eder.

İlk önce avuçlarınızı birbirine bakacak şekilde açın. Orta parmakları bükün ve sırt sırta birleştirin. Daha sonra kalan dört parmağınızı da açıp, uç uca getirin. Şimdi, anne babanızı temsil eden başparmaklarını zı ayırmaya çalışın… Açılacaktır, çünkü anne babanız sizinle birlikte ömür boyu yaşamayacaktır. Er ya da geç onlardan ayrılmak zorundasınız. Baş parmaklarınızı önceki gibi birleştirip, kardeşlerinizi temsil eden işaret parmaklarınızı ayırın. Onlar da ayrılacaktır, çünkü kardeşleriniz kendi ailelerini kurup, ayrı bir hayat seçer. İşaret parmaklarınızı birleştirip, çocuklarınızı temsil eden serçe parmaklarınızı ayırın. Onlar da ayrılıcak, çünkü çocuklar da evlenir ve bir gün kendi hayatlarını kurar. Son olarak serçe parmaklarınızı birleştirip, eşlerinizi temsil eden yüzük parmaklarınızı ayırmaya çalışın. Ayıramadığınızı görünce şaşıracaksınız.

Çünkü karı-kocalar hayat boyu bir arada yaşarlar…

İyi günde ve kötü günde…

Sevgilerle…

 

Başa Dön

 

 

 

 

 İnsana Kendi Kötülüğü Yetişir….

İyi kalpli vezir, ülkenin sultanı ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya çalışıyordu. Onun başarısı etraftaki bazı arkadaşlarının kıskançlığı sonucu istenmedik davranışlara yol açıyordu.

Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı. Sultan:
- Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya gerek yok!”derler. Ne güzel söz değil mi? dedi.

- Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir.
Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu bekliyordu. Hepsinin işini sıkılmadan güler yüzle halletti. Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi. İnsan vezir de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal etmemeliydi. Yemekten sonra hanımına ve çocuklarına günü nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi gösterdi.
Hep beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. “Cemaat olursa namazın sevabı daha fazla olur” dedi iyi kalpli Vezir. Sonra Kur´´an-ı Kerim okudu. Ardından herkez yatağına çekildi. Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir arkadaşı ziyaretine geldi. Kendisini Sultan´´la görüştürmesini rica etti. Kalbinde kötülük olmayan Vezir de ” Hallederiz “dedi.
Biraz sonra arkadaşı, Sultan´´ın huzuruna çıkarılmıştı bile. Adam şöyle konuştu: – Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir´´iniz benim yakın arkadaşımdır. Fakat maalesef kendisini sizden bile büyük görüyor. Çok kibirli… – Ne diyorsun? – İnanmassanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu tutacak. Kibir ve gururdan başını öteki tarafa çevirecektir!.. – Olur mu öyle şey? – Deneyin, göreceksiniz efendim… Konuşması bitti, dışarı çıktı. Vezir gülüyordu.
Arkadaşı ona dedi ki: – Beni Sultan´´´´la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben de seni öğle yemeğine davet ediyorum. – Canım ne lüzum var? – Gelmezsen darılırım. Yoksa bizim yemeklere tenezzül etmiyor musun? Vezir mecburen ziyafete gitti.
Ziyafette bol soğanlı, sarımsaklı çorbalar, mantılar yendi içildi… Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü. Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan´´ın çavuşu geldi. Sultan´´´´ın kendisini hemen beklediğini haber verdi. Sultan´´ı ayakta gören Vezir: – Efendim beni emretmişsiniz, dedi. – Yaklaş… Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim. Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarmısak kokmasın diye, eliyle ağzını kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını çeviriyordu. Sultan çok üzüldü.
” Demek söylenenler doğruymuş ” diye düşündü.
Masanın üzerinde kapalı bir şekilde duran zarfı aldı, ona verdi.

- Bunu kendi elinle başvezire teslim eyle!.. Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi. Vezir hayırlı işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu.
Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her şeyi anlattı.

- Sultan heralde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle acele etti. Elden emirname gönderiyor, dedi.
Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle bir şey istedim. Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne olur bana ver de kendi elimle götüreyim diye yalvardı. Vezir kabul etti.
Nasıl olsa ” İyi arkadaşım olduğunu Sultan biliyor kızmaz ” diye düşündü.
Biraz sonra “Başvezir” mektubu okudu şunlar yazılıydı.

- Bu mektubu sana getireni derhal öldüreceksin, sonra da “kibirli burnunu kesip” saraya yollayasın!..
Baş Vezir tereddüt etmeden, “emri” yerine getirdi.

Akşam üzeri Veziri gören Sultan pek şaşırdı!

- Sen burada ne arıyorsun? diye sordu. O da yolda arkadaşına rasladığını ve olanları anlattı.Tam konuşurlarken çavuş yanlarına geldi.
Elinde kapaklı tabak tutuyordu.

- Bunu “başvezir” yolladı efendim, dedi. Kapağı açtılar içinden kocaman bir insan burnu vardı.
Yanındaki kağıtta şunlar yazılıydı: “Kibirli Burnu” Sultan artık dayanamadı, sordu:

- Sen bugün bugün başını neden uzaklaştırıyordun?

- Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle yemeğine arkadaşım davet etmişti. Fazlaca soğan sarmısak yemiştik.

Sultan hem sevindi hem üzüldü ve şunları mırıldandı:
” Kötü insana kendi kötülüğü yetişir.

 

Başa Dön

 

 

 

 

BUGÜN EVLENİYORUM BABA SEN YİNE SARHOŞSUN

Şuan da resminin önünde durmuş resmine bakıyorum. Hani salonun duvarında ki var ya hani takım elbiseli, hani tek başına çektirmişsin. İşte ona. Yaşın ya otuz ya otuz beş daha fazla olamaz. Öyle genç, öyle yakışıklı, Öyle dimdiksin ki. Hiç yıkılmayacakmış gibi…
Nereden nereye diyorum baba. Nasıl bitti. Oysa nasıl güzel başlamıştı hikâyemiz.
Annem başkasına nişanlıyken kaçırmışsın annemi. O kadar aşk sarhoşuymuşsunuz işte. Belki de o zaman başladı senin sarhoşluğun. Önce annemin aşkı, sonra alkolün aşkı derken bir daha ayık gören olmadı seni.
Bir dönem sadece baba, kısacık bir dönem sürdü mutlu günler. Senin normal zamanını görmeyeli çok oldu. Hatta bazen o kişiyle bu kişi aynı mı diye bile düşünüyorum.
Bugün evleniyorum baba. Sen yine sarhoşsun. Evlendiğimin bilincin de bile olmadığına eminim. Aklım öyle karışık ki baba öyle karışık ki… Babanın ne demek olduğunu bile anlayamayacak kadar. Baba ne demek baba?  Baba ne demek?
Öfkeli bakışların, sebepsiz azarların, her vurduğunda kanayan gözüm, kanayan kaşım, gecenin bir vakti bira almaya gidişim, sen en iyi sigaradan içerken okula beslenmesiz gidişim, annemi, beni, kardeşimi çiğneye çiğneye dövüşün, biz ağlarken ağlama sesinden rahatsız olup bizi sokağa atışın, paspas üstünde geçen soğuk ama çaresiz geceler, anneanneme kaçtığımız da buzdolabını açmasın diye buzdolabının kapısına sıkışan parmaklarım, senin her kavgadan sonra bizi polisle dedemlerden almaya gelişin, dayak dayak dayak atışın, annem ben kardeşim çalışırken senin evde televizyon izleyip, içki içişin, sorumsuzca saatlerce uyuyuşun, paralarımızı elimizden alıp içkiye verişin, yatağının altındaki kasa kasa biralar, yattığın yerin yanında ki kusma kovan ve bizim gözlerimizde ki baba resmi. Baba ne demek baba? Çeyizim bu soruların cevabını aradığım günlerle dolu.
Oysa benim sana söylemek isteyip söylemediğim öyle çok şey var ki. Öfkelenmedim baba, kırılmadım sana hiçbir şey incitmedi beni sana sarılamamak acısının incittiği kadar. Üzülmedim baba, hiçbirine ne açlığa ne ağlamalarıma, senin kusarken acı çektiğini gördüğümde üzüldüğüm kadar. Hiç utanmadım aslında senden. Utanmadım hiçbir şeyden seni anlayamadığımdan utandığım kadar. Korkmadım baba korkmadım zulümlerinden korkmadım hiçbir şeyden senin yokluğundan korktuğum kadar.
Sitemliyim belki. Geçen yılların keşkeleri çöktü yüreğime. Sana sevgi sarhoşluğunun alkol sarhoşluğundan daha güzel olduğunu bile gösteremedim henüz. Keşkelerim  var  baba keşkelerim dağlar kadar.
Bugün evleniyorum baba. Bugün düğün günüm. Herkes orada olacak. Ama sen ama sen yine sarhoşsun… Hem de beni bile tanımayacak kadar…
ZAHİDE GULİYEVA

 

Başa Dön

 

 

 

 

En Saf Aşk Ne Kadar Saf Olabilir? Mutlaka Okuyun!

Zamanınızın çoğunu onunla geçirirken, hayatında başka birisinin olduğunu veya olabileceğini düşünmek bile istemezsiniz. Sevgilinizin tamamıyla size ait olduğunu bilmek sizi mutlu etmeye yeter. Peki ama ya doyumsuzun tekiyse ve mutlu olması için tek bir kadın yeterli değilse?

Öncelikle okuduklarınızın sadece bir hikaye ya da kuru bir senaryo olmadığını, tümünün birebir yaşandığını belirtmeliyim. Belki bu yazı sayesinde sizin başınızın da derde girmesini engellemiş olurum…
Emre’yle üniversiteden mezun olduğum yaz tanıştım. Bir akşam arkadaşım Gamze beni evine yemeğe çağırmıştı. Arabamla gitmeye karar verdim. Hafta sonu trafiği her zamanki gibi sıkışıktı, gerilmiştim. Bir araba önüme kırmaya çalışınca, inatçı damarım kabardı ve yol vermedim. Bir kadının bu şekilde davranması diğer sürücüyü şaşırtmış olacak ki, hırslandı ve peşime takıldı. Takip ettiğinin bir kadın olduğunu anlayınca arabayı daha delice sürmeye başladı. Arkadaşımın evinin yakınlarında bir marketin önünde ikimiz de arabalardan indik. İşte o anda bu takibin sandığımdan çok daha uzun süreceğini anladım…
Şaşırtıcı ama trafikte peşime takılıp markete kadar gelen o sinirli erkeği (maalesef) beğenmiştim. Maalesef diyorum çünkü böyle bir başlangıcın pek de hayırlı olmayacağını küçük bir kız bile tahmin edebilirdi. Arabasını benimkinin yanına park ettikten sonra lafı hiç dolaştırmadan cep telefonumu istedi. Vermek istemedim ancak, onun numarasını alabileceğimi söyledim. Biraz inat etse de beni bir daha göremeyeceğini anladı ve sonunda numarasını verdi.
İlk bir hafta, onu (biraz da yıllardır okuduğum Cosmopolitan’ın etkisiyle) aramadım. Ne de olsa, fazla hevesli gözükmek istemiyordum. Tam bir hafta dolduğunda aradım. Telefonda sesimi duyunca çok şaşırdı ve hemen buluşmayı önerdi. Beni o zamanın en havalı mekanlarından birine yemeğe götürdüğünde de ondan etkilenmemem imkansızdı.
O günden sonra her şey çok hızlı ilerledi. Her gün telefonda konuşuyor, görüşemediğimiz günlerde inanılmaz bir SMS trafiği yaşıyorduk. Oturduğum yere çok yakın bir hastanede diş hekimi olarak çalışıyor, aynı zamanda uzmanlık sınavına hazırlanıyordu. Sıklıkla eve gelen çiçeklerden şüphelenen anneme bambaşka bir hikaye anlatmak zorunda kalmıştım. Emre’yle yolda tanıştığımızı söyleyemediğimden, çok yakın bir arkadaşımın bizi tanıştırdığı hikayesini uydurmuştum.
Gerçek hikayeyi kardeşime anlattığımda hiç beklemediğim bir tepkiyle karşılaştım. Bana yolda tanıştığım birine fazla güvenmemem gerektiğini söyledi. Bir yanda beni her gün arayıp çiçeklere boğan harika bir erkek varken ve yavaş yavaş aşık olduğumu hissederken onu nasıl dinleyebilirdim ki? Tahmin edebileceğiniz gibi kardeşimin söylediklerine de kulak asmadım tabii ki…
İlk Sinyaller
Emre büyük bir sitede tek başına yaşıyordu. Danimarka’da yaşayan ailesinin yanından üniversitede okumak için ayrılmıştı. Sıklıkla oturduğu sitedeki kafede buluşuyor ama anlamadığım bir sebepten dolayı evine hiç girmiyorduk. Yine öyle bir akşam tuvalete girmem gerekince yukarı çıktık. İçeri girer girmez evin dört bir tarafında asılı olan çerçevelere gözüm takıldı. Aynı kadınla değişik yerlerde çekilmiş harika fotoğraflardı bunlar… Neye uğradığımı şaşırmıştım. O da bu durumu fark etmiş olacak ki, hemen açıklamaya girişti. Benden önce birlikte olduğu kadınla neredeyse evlenecekken ayrıldıklarını ve ona saygısından dolayı o resimleri bir türlü kaldıramadığını söyledi. 24 yaşın verdiği saflıktan mıdır bilmiyorum ama ona inandım. Yıllarca süren bir ilişkinin bir anda çöpe atılamayacağını düşündüm. Yine de aklımın bir yerlerinde minicik de olsa soru işaretleri oluşmaya başladı.
Kısa bir süre sonra ailemle birlikte Bodrum’daki yazlığımıza gittik. Orada her yaz en az bir ay kaldığımızdan bu ilişkinin yürüyeceğini pek düşünmüyordum. Ne de olsa o bir doktordu ve bazı sorumlulukları vardı. Ama bir hafta sonu sürpriz yapıp karşıma çıktı. Mutluluktan havalara uçtum. Bizim evin çok yakınında bir otelde kalıyordu ve her fırsatta yanına kaçıyordum. Ama nedense yanımdayken telefonu hep kapalıydı. Bunun nedenini sorduğumda, hastalarının sürekli aramasından hoşlanmadığını söyledi. Ayrıca ona kafayı takmış bir kadın hastası, sürekli SMS atıyordu. Ona pek inanmamış olmalıyım ki, tuvalete gittiğinde telefonunu karıştırdım. İsmi kayıtlı olmayan birinden gelen birkaç mesaj vardı. Hepsi de aşk doluydu. O anda gözümde, sevgilisi şehir dışına gider gitmez yanıma gelen bir erkek portresi canlandı. Döndüğünde hiçbir açıklama yapmadan eve gitmek istediğimi söyledim. Ertesi akşam İstanbul’a döndüğünü öğrendim. İki aylık maceranın bu şekilde bitmesini hiç beklemiyordum…
Günlerimi ağlayarak, yemek bile yemeden geçirdim. İstanbul’a döndüğümde beni bir sürpriz bekliyordu. Geleceğim günü biliyormuş gibi, bir anda kapımda beliriverdi. Gözleri ağlamaktan şişmişti. Çok pişmandı. İçime çok sinmese de ona inanmayı tercih ettim. Tekrar görüşmeye başladığımızda annemin hışmıyla karşılaştım. En kötüsü, annemin Emre’nin o kızdan ayrılmamış olabileceğini söylemesiydi. Annemin şimdiye kadar hoşlandığım erkekler hakkında söyledikleri bir bir çıktığından, deliler gibi korkmuştum…

Şüphe Tohumları
Düzenli bir ilişkiniz olduğunda, her şeyi sevgilimizle yapmak ve en küçük detayı bile onunla paylaşmak isteriz ya; işte bunu yapamıyordum. Çünkü Emre’nin her an uzmanlık sınavına çalışması gerekiyordu. İşten çıkıp hemen ona gidiyordum. Ama beni birkaç saat sonra eve yollamaya çalışıyordu. Hafta sonlarında bir şey yapmak istediğimde de zamanı hep kısıtlıydı. Bir süre sonra kriz nedeniyle işten çıkarıldı ve ailesinin gönderdiği parayla geçinmeye başladı. O zaman da önümüzdeki engel para oldu. Yine de şikayet etmiyordum çünkü onu çok seviyordum. Hepsi geçecekti.
Ders çalışması gerektiğini söylediği bir gün onu cep telefonundan aradım. Açmayınca bir daha, bir daha aradım. Telefonunu iki saat boyunca açmayınca, Bodrum’dayken mesajlarını yakaladığım o kadının telefonunu aradım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum ama eğer birliktelerse bir şekilde bunu anlayacaktım. Kadın telefonu açtı, etraftaki sesleri dinledim ve kapattım. Peşinden, tıpkı bir sapık gibi tekrar tekrar aradım. Aramayı bırakır bırakmaz Emre beni arayıp bağırmaya başladı. Neden eski sevgilisini rahatsız ettiğimi öğrenmek istiyordu. “Beraber misiniz?” diye sorduğumda, “Hayır ama sessiz telefonları benim açtığımı düşündüğünden arayıp kızdı” dedi. Tartıştık ama o gece geç saatlerde yine kapımda saatlerce ağladı ve beni barışmaya bir şekilde ikna etti.
Ondan şüphelendiğimi en yakın arkadaşıma anlattığımda tarih yılbaşına yaklaşıyordu. Arkadaşım, eğer hayatında başka biri varsa yeni yıla onunla girmek isteyeceğini, benimle görüşmemek için mutlaka bir bahane bulacağını söyledi. Emre’ye yılbagideceğim sokak partisinden bahsettiğimde, ders çalışması gerektiğini ama sonra katılabileceğini söyledi. Onu takip etmedim ve yılbaşı gecesini arkadaşlarımla geçirmeyi seçtim. Yeni yıla girdiğimiz dakikalarda yanımda değildi, bize ancak saat ikiye doğru katılabildi. Ona, o saate kadar çalıştığı için hayran olacak kadar aşıktım…
Zaten birkaç gün sonra ailesi benimle tanışmak istedi. Bu, içimdeki şüphe bulutlarını bir anda dağıtıverdi. Başka bir kadınla ilişkisi olan bir erkek, sevgilisini ailesiyle tanıştırır mıydı? Yemeğin gündemi ise son derece ilginçti. Bana niyetinden hiç söz etmeyen Emre, ailesiyle evliliğimizi tartışıyordu! Şok geçirmiştim. Ondan deli gibi şüphelenirken, evleneceğimizi söylüyordu!
Annem, bu habere benim kadar sevinmedi. Tam tersine, ona kesinlikle güvenmediğini söyledi. Bazı arkadaşlarım ve kardeşim benim mutluluğumla mutlu oldukları gibi politik yorumlar yapıyorlardı. Bense, herkesin kötülüğümü istediğini düşünüp Emre’ye sanki daha büyük bir hırsla sarılıyordum.Kimseye söyleyemediğim, içimi kurcalayan en büyük sorun yaşayacağımız yerdi. İstanbul’da hazırlandığı uzmanlık sınavı haricinde bir işi olmayan Emre, ailesinin yaşadığı Kopenhag’a gitmek istiyordu. Ama benim bu işe çok sıcak bakmadığımı görünce aklına, amcasının Ankara’daki hastanesinde bir yıl çalışıp para biriktirmek geldi. Neden bir yıl beklemem gerektiğini sorduğumda, bunu askerlik gibi düşünmemi, büyük aşkımızın tüm engelleri aşacağını söyledi…Kısa bir süre sonra, ailesinin İstanbul’a onu götürmek için geldiğini anladım. Emre’nin arabası satılıp eşyaları sağa sola dağıtılırken sesimi çıkartamadım. Gereken kararlar çoktan alınmıştı. Bu durumda nediyebilirdim ki? Tek söyleyebildiğim, “Onca zamandır hazırlandığın uzmanlık sınavın ne olacak peki?” oldu. Kazanmasının mümkünolmadığını, zaten geçen yıl da girip başarısız olduğunu söylediğinde diyecek bir şey bulamadım. Tıpkı boşalttıkları evin kendilerine ait olduğu yalanı gibi, bu da koskoca bir yalandı.Her şeyin elimden bu kadar hızlı kayıp gitmesine inanamıyordum. Ortada ilişki diye bir şey kalmamıştı. Gider gitmez tavırları değişti. Beni daha seyrek arıyor ve onu arayabileceğim sabit bir telefon vermekten kaçınıyordu. Tam 1 Nisan’da Türkiye’ye dönmeyeceğini, artık orada yaşayacağını söylediğinde ise, bunun bir şaka olduğunu düşündüm! Onunla evlenmek istiyorsam, orada yaşamayı kabullenmem gerektiğini  söylüyordu. Daha bunun şokunu atlatamamışken, eski sevgilisi beni aradı. Ekranda onun telefonunu gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı anlatmam çok zor.
Bir daha dönmeyeceğini açıklamasının hemen ardından gelen bu telefon, zamanlama konusunda tarihe geçecek cinstendi. Adının İlkay olduğunu öğrendiğim bu kadın, nişanlı olduklarını söylüyordu. Beni evlenmeden önce kafasındaki bazı soru işaretlerini kaldırmak için aradığını söyledi. İlkay da tıpkı benim gibi bazı şeylerden şüphelendiğinden, Emre’nin telefonunu karıştırıp benim mesajlarımı görmüştü. Nişanlısıyla yüzleştiğinde ise, Emre’den vazgeçemeyen şizofren bir kadın olduğumu öğrenmişti! Gerçekler ortaya birer Birer Çıkıyor.

İlkay’la yaptığımız tam dört saatlik telefon görüşmesi sonunda öğrendiklerim inanılmazdı. Arabasında bulduğum parfüm onun hediyesiydi, bana aldığı ayakkabının aynısından ona da almıştı. Tek başına sinemaya gittiğini söylediği gün aslında İlkay’laydı. Bizim sinemada Yüzüklerin Efendisi’ni izlediğimiz gün, İlkay’a kafa dinlemek için arabayla dolaşmaya çıktığını söyleyip telefonu her nedense evde unutmuştu. Yılbaşında önce onunla Boğaz’daki havai fişek gösterisini izlemiş, sonra benim yanıma gelmişti. En komiği ise evde durmadan yer değiştiren fotoğraflarla ilgiliydi. Bir gün televizyonun üstünde olan fotoğrafım, ertesi gün yatak odasında oluyordu. Çünkü büyük olasılıkla İlkay’ınkilerle durmadan yer değiştirdiklerinden, yerlerini akılda tutmak çok zordu!..Emre her ne kadar benim telefonumda klasörlenmiş mesajlarını ‘yanlışlıkla’ silmiş olsa da, ilişkimizi ispat edecek yığınla fotoğrafımız vardı. Nasıl olmuştu da onları atlamıştı? Bir yandan iki kadını idare ederken, diğer yandan uzmanlık sınavına hazırlanmak kafasını karıştırmış olmalıydı. İki sene üstüste sınavı kazanamaması da çok normaldi zaten. Bir insan aynı anda üç zorlu şeye konsantre olamazdı ya! Emre beni kandırmıştı, onu anlamıştım da, ailesi ne yapmıştı? Bunu İlkay’a sorduğumda, bana ailesinin hakkımda söylediklerini anlattı. Oğullarına deli gibi aşık olan şizofren bir kıza yaklaşırken onun gibi davranmak zorunda kalmışlar ama aslında benden nefret etmişlerdi..Tüm bunları öğrendikten sonra, Emre’yi arayıp yüzleşmek bile istemedim. Öylesine büyük bir şok yaşıyordum ki, hesap soracak halim bile kalmamıştı. Diğer yandan İlkay ise, nişanı atacağını ve artık Emre’yle kesinlikle görüşmeyeceğini söyledi. Hatta o akşam birlikte çıkıp efkar dağıtmaya karar verdik ama bir şekilde bu gerçekleşmedi. Belki, ikimiz de, aynı erkeği paylaşan iki kadın olarak paylaştıklarımızı bir an önce unutup geçmişi geride bırakmak istedik bilemiyorum..Sonrasında uzun bir tatile çıktım. Ailem ve arkadaşlarımın desteğiyle olanları atlattım. Sadece zaman zaman İlkay’la Emre’nin evlenip evlenmediği düşüncesi aklıma geliyordu. Gerçekten ayrılmışlar mıydı, yoksa oda bir zamanlar benim yaptığım gibi gözünü karartıp aşkının peşinden mi gitmişti? Aslında yapılması gereken çok basitti. Bende öyle yaptım; Facebook’ta Emre’yi aradığımda tüm sorularımın yanıtlarını da buldum:Gittiği ülkede yeni bir hayat kurmuş ve bambaşka birisiyle evlenmişti!

 

Başa Dön

 

 


 

Bu Hikayenin Kahramanı Siz Olsaydınız Ne Yapardınız…?

Oturdugu banktan kalkti, üzerindeki denizci üniformasini düzeltti ve sehrin
büyük tren istasyonundaki insanlari incelemeye koyuldu. Gözleri o kizi
ariyordu, kalbini çok iyi bildigi, ama yüzünü hiç görmedigi, yakasinda gül
olan o kizi. Ona olan ilgisi bundan on üç ay önce Florida’da bir kütüphanede
baslamisti. Raflardan aldigi bir kitabin içindeki yazidan
çok etkilenmisti. Kitaptan degil, sayfalardan birinin kenarinda
kursunkalemle yazilmis minik notlardan.. Yumusak el yazisi düsünceli bir
ruhu ve insanin içine isleyen bir karakteri yansitiyordu. Kitabin bas
sayfasinda, o kitabi en son okuyan kisinin ismini gördü: Bayan Hollis
Maynell. Biraz zaman ve çaba sonunda adresini buldu. Bayan Maynell New
York’ta yasiyordu. Blanchard ona kendisini tanitan ve mektup arkadasi olmayi
teklif eden bir mektup yazdi. Ertesi gün de Ikinci Dünya Savasi’na katilmak
için Avrupa’ya dogru yola çikti. Daha sonraki bir yil bir ay boyunca
birbirlerini mektuplarla tanidilar. Her mektup kalplerine düsen bir sevgi
tohumuydu sanki. Bir romantizm basliyordu.Blanchard kizdan bir resmini
istemisti, ama kiz reddetti. Kendisini gerçekten önemsiyorsa nasil
göründügünün ne önemi vardi?.Sonunda Blanchard’in Avrupa’dan dönüs günü
geldi çatti. Ilk bulusmalarini ayarladilar. New York Tren Istasyonu’nda
aksam saat tam 7′de.”Beni taniman için”diye yazmisti kiz mektubunda,
“Ceketimin yakasinda kirmizi bir gül takili olacak”.Iste saat tam 7′ydi ve
Blanchard yüzünü daha önce hiç görmedigi, ama kalbini sevdigi o kirmizi
güllü kizi ariyordu. Hikayenin gerisini Bay Blanchard’dan dinleyelim:”
Birden genç bir kizin bana dogru yürüdügünü farkettim.
Ince ve uzun boylu,dalgali sari saçlari o güzel kulaklarinin önünden
omuzlarina düsmüs..
Çiçek rengi mavi gözlü. Dudaklarinin ve çenesinin muntazam kivrimlari ve
açik yesil giysisiyle insana sanki baharin geldigini müjdeleyen bir kizdi.
Ben de ona dogru yürümeye basladim. O kadar etkilenmistim ki yakasinda gül
olup olmadigina bakmak aklima bile gelmedi.Ona yaklasinca, dudaklarinda
hafif bir gülümsemeyle bana ‘Benimle ayni yöne mi gidiyorsun, denizci?’ diye
fisildadi. Neredeyse kontrolsüz bir sekilde ona dogru bir adim daha attim,
ve o anda Hollis Maynel’i gördüm. Kizin tam arkasinda duruyordu. 40′ini
çoktan geçmis, grilesmeye baslamis saçlarini sapkasinin altinda toplamis..
Sismana yakin, kisa boylu, kalin bilekli ayaklari topuksuz ayakkabilara
gömülmüs. Kafami çevirdim, yesil giysili kiz hizla uzaklasiyordu. Kendimi
ikiye bölünmüs hissettim; arzularim kizi takip etmemi, ta içimden gelen bir
istek ise ruhu bir yildir bana eslik eden kadinla kalmami söylüyordu. Iste
orada öylece duruyordu. Solgun, kirisik surati kibar ve duygulu,
gri gözleri sicakti. Çekinmedim. Beni tanimasini saglayacak mavi deri ciltli
kitabi ona dogru tuttum. Bu ask olamazdi, ama, mutlaka degerli, belki asktan
da güzel, çoktan beri minnettar oldugum ve olacagim bir arkadaslik gibi bir
sey olabilirdi. Kadini selamladim, her ne kadar gizlemeye çalistiysam da pek
basaramadigim hayal kirikligimi belli eden sesimle
‘Ben Tegmen John Blanchard, siz de Bayan Maynell olmalisiniz. Sizinle
bulusabildigim için çok mutluyum. Sizi yemege götürebilir miyim?’ diye
sordum. Kadinin yüzüne bir gülümseme yayildi: ‘Neden bahsettigini bilmiyorum
delikanli’ dedi, ama su az önce buradan geçen yesil elbiseli kiz bu kirmizi
gülü yakama takmami rica etti benden, ve eger siz beni yemege davet edecek
olursaniz kendisinin sizi caddenin karsisindaki büyük restoranda bekledigini
söylememi istedi. Dedigine göre bu bir çesit sinavmis …

 

Başa Dön

 

 

 

 

Gitmiştir ama bitmemiştir aşkları…

Ayrılık vakti gelmişti artık,
anlıyorlardı.
çok gençtiler. Unuturuz dediler belkide… Son görüşmeyi yaptılar;

kız: Umarım sana uygun aradığın aşkı buılursun

erkek: Sağol umarım sende…

kız : seni hala sevdiğimi biliyorsun değil mi?

erkek: Evet. Bende seni seviyorum. O zaman…

kız: Sakın söyleme… konuştuk bunları

erkek: Evet. Seni unutmayacağım ve senden başka kimseyi sevmeyeceğim.

kız: Bende…

Ve sustular. Uzun bir süre konuşmadılar. Sonra…

kız: Veda zamanı gitmeliyim

erkek: biraz daha

kız: Hoşçakal

erkek: Hoşçakal

evet bitmişti. İşte bitmişti. Bitmez denilen aşk bitmişti

Aradan seneler geçti. Geçen seneler kızın hayatında hi,çbir değişim yoktu. İşini kurmuştu ve hala
onu seviyordu. O ise ünlü bir avukat olmuştu. Onu gizlice hep takip etmişti…

Elindeki gazeteyi karıştırıyordu. Gözüne bir haber çarptı. “ÜNLÜ AVUKAT EVLENİYOR” tekrar ve tekrar okudu haberi ve başlığında kaldı gözü. Yanlış yazılmıştı, evlenemezdi. Unutmayacaktı söz vermişti.
Göz yaşlarına hakim olamadı. Yıllarca ona olan sevgisinden vazgeçmemişti. Şimdi ise ondan nefret
etmek istiyordu… Yapamadı. Onu hala delicesine seviyordu.
Arkadaşını aradı. Yanına geldi can dostu. “O evleniyor” dedi ve bitkin bir şekilde yere düştü.
Arkadaşı anlamıştı zamanın geldiğini. Hastane kaldırdı kızı son bir umut diye.
Doktor umutsuzdu. Tek söyledikleri “hazırlıklı olun”
Bi süre sonra genç kız gözlerini açmıştı. Eliyle işaret ederek arkadaşını çağırdı. Hüzünlü dost
topladı kendini ve kızın yanına gitti.
Dalga geçercesine;

-Kalk kız ne yatıyorsun hasta gibi

-Sus. Yorma beni biliyorum durumu

-…

-Beni dinle bunlar senden son isteklerim. Ben öldükten sonra yerine getirmeni istiyorum.

-Yapma böyle bırakma kendini

-Sus yorma beni sadece dinle. Evime git kilitli bir dolap var onu aç orda bir anahtar var. O benim evin anahtarı. Hayalimizdeki evin anahtarı… Evlenince öyle bir evde oturacaktık. Kısmet
olmadı. Ayrıldıktan sonra ben hayalimizin evini yaptım ve isteğimize göre döşedim. Adresi ordaki planların üzerinde var.
Ben öldükten sonra o anahtarı ona ver. Anahtarı aldığın dolapta bir de kaset var onuda vereceksin.
Şimdi beni yalnız bırak ve söylediklerimi unutma.

-Tamam ama vazgeçme lütfen

-Üzülme ben 12 yıl önce ondan vazgeçtiğimde yaşamdan da vazgeçtim. Hadi git. VE giderken sakın
arkana bakma.

Arkadaşı kızı bırakmanın acısıyla yürüdü. Kapıdan çıkarken makinaların sesini duyuyordu. Evet
arkadaşı ölmüştü. Söz verdiği gibi arkasına bakmadı… Kızın evine gitti: Dolabı açtı anahtarı aldı
ve kaseti. Şimdi ona gitmeliydi. O “ÜNLÜ AVUKATA”… Çok yorgundu dost, ama gitmek zorundaydı.
Sonunda ofise geldi. Avukatın kapısına geldiğinde geri dönmek istedi. Genç kız geldi aklına…
Kapıyı çaldı. “Gir” sesinden sonra içeri girdi. O karşısındaydı. O da tanımıştı dostu…

-Hoşgeldin

-Hoşbulduk

-Nasılsın

-Görmüyor musun?

-Neyin var ?..

-Evleniyormuşsun hayırlı olsun

-…

-Arkadaşım can dostum az önce öldü. Unutmayacağına söz verdiğin, sevdiğini söylediğin o kişi yok artık.

Ayakta duramadı daha fazla delikanlı ve olduğu yere yığıldı kaldı.

-Bunları vermemi istedi sana. Benden son isteği buydu

Ona emanetleri uzattı ve hızlı adımlarla ordan uzaklaştı. Gençadam önce kaseti dinledi…

“Canım eğer bu kaseti dinliyorsan bu öldüğüm anlamına geliyor. Üzüldün mü? Üzülme. Biz hayatımızı
başkalarına verdik. Senden ayrıldıktan 1 yıl sonra doktorlar kalp hastası olduğumu söylediler.
Sensizlik bende kalp hastalığı bıraktı. O günden sonra… Her günümü senle geçirmeye başladım senden
habersiz. Yavaş yavaş, zamanımın dolduğunu hissediyordum. Sana gönderdiğim anahtar hayalimizin,
evimizin anahtarı. Bizim hayalimiz gerçek olmadı. Ama olurda bir gün birini benden çok sever,
evlenmek istersen o evde oturun.
Git gör evimizi, hayalimizi…
Aşkım, evimizde kapalı bir oda var. Anahtarı masanın üzerinde. O oda sensiz geçen 11 yılımın eseri.
Benden sana kalan son hatıra. Geçirdiğimiz en güzel zamanlar var o odada. O evde tüm hayallerimizi
bulacaksın bebeğim. Eğer sana acı verirse o evi boşver vur kilitleri üzerine; hayalimiz sen ve ben
olmadan da hayalimiz olarak kalacak. Seni seviyorum hayatımın rengi. Elveda…”

Sevdiğinin son sözleriydi bunlar. Artık tutmuyodu göz yaşlarını evet ağlıyordu. Çaresizce, umutsuzca
ağlıyordu… Hayaline gitmeliydi… Kendine geldiğinde evin adresini bulmuştu. Elleri titriyordu.
Sevdiğiyle gireceği eve yalnız ve onsuz giriyordu.
Kapıyı açmaya çalışırken bahçedeki sallanan sandalyeler dikkatini çekti. 2 tane sandalye… Biri
daima boş kalacak sandalyeler…
Kapıyı açtı içeri girdi. Sevdiğinin kokusu vardı adeta. Gözleri doldu yeniden ama ağlamadı. Aklına
kilitli oda geldi… Masanın üzerinden anahtarı aldı, kapıyı açtı. Titriyordu hala…
Oda da bir albüm ve duvarda yazılar vardı. Okuyamıyordu, sanki gözleri görmüyordu. Daha dikkatli
baktı. Yanılmıyordu…
Sevdasına ait en güzel sözlerdi bunlar;
“sensiz asla yaşamam” “Son sevdiğim olacaksın” “Senden başka kimseyi sevemem” “Seni unutmayacağım”
……
Ve duvarın dibinde…

Seni görmek için geri geldim sen gideli çok olmuş

 

Başa Dön

 

 

 

Kalbin Öyküsü

12000 yıldır Dünyanın her yerinde ders sıralarının, duvarların, bankların, ağaçların üstüne milyonlarca kalp işareti kazındı. Hepsinin içinden iki ucunda iki başharf olan bir ok geçiyor.

Aslında insanoğlu tam 12 bin yıldır aşık olup sağa sola kalp resimleri çizip duruyor. İlk kez Güney Fransa’da mağara duvarlarına çizilen kalp resmi günümüzde de ‘‘en temiz duyguları‘‘ ifade etmeye devam ediyor. Peki hemen her kültürde, her dönemde karşılaştığımız bu kalp figürü nereden çıktı? Neden aşkın sembolü? Bugünkü simetrik şeklini tam olarak ne zaman aldı?

Bütün bu sorular işi tıbbi olarak kalple ilgilenmek olan bir cerrahın, Prof. Dr. Tayyar Sarıoğlu’nun aklına takıldı ve kalktı bu konuda kapsamlı bir araştırma yaptı. Mesela, kalp sembolünün ayrılmaz parçası olan ok da Ortaçağ’da ortaya çıkmış.

İlk Çizenler; Güney Fransa´da Yaşamış Olan Mağara Adamları
Tarih ve felsefe meraklısı Prof. Dr. Tayyar Sarıoğlu’nun yaptığı araştırmaya göre, kalp resmi, hemen her çağda ve dünyanın her yerinde aşkın sembolü. Sarıoğlu’nun araştırmasına göre aşkını duvarlara kazıyan ilk romantikler, Fransa’nın güneyinde yaşamış olan Cro-Magnonlar. Son buzul çağından önce (M.Ö. 10000-8000) yaşamış olan ve avcılıkla geçinen bu mağara adamları, kalbin yaşamın ve canlılığın devamını sağlayan en önemli organ olduğunu keşfettiler. Cro-Magnonlardan kalan mağara resimlerinde günümüzdekine çok benzer kalp figürleri görülüyor.

Afrodizyak Bitkiyi Kalb Şeklinde Paranın Üzerine Basmışlardı
En eski bulgulardan biri de Kuzey Afrika’da M.Ö. 700′de kurulan Cyrene şehir devletinin hikayesinde saklı. Günümüzde Libya sınırları içinde kalan Cyrene, burada yetişen çok değerli Silphium bitkisi nedeniyle o dönemin en önemli ticaret merkezi haline gelmişti. Çünkü Silphium erkekler için çok güçlü bir afrodiziyak etki gösterirken, kadınlar doğum kontolü için kullanıyordu. Silphium bitkisi o kadar değerliydi ki Cyrene paraları üzerinde Silphium resmedilmişti. Bu bir kalp şekliydi ve kalp ile erotik sevgi arasındaki ilişkinin en önemli örneğini oluşturdu.

Zevk Tanrısı Dionisos Başında Kalb Şeklinde Tac Taşırmış
Eski Mısır’da (M.Ö. 2500-1000) kalp ruhun ve vicdanın merkezi olarak kabul edildi. Ölümden sonra bütün organlar vücuttan çıkarılırken sadece kalp yerinde bırakıldı. Çünkü ölümden sonra kalp, adalet tanrısı Maat’ın huzurunda hesap veriyordu. Eski Yunanlılar (M.Ö. 700-200) ruhun kalbin içinde yerleştiğine inanıyordu. Kalbin kan pompalama foksiyonun farkında olan Hipokrat ve Aristo, kalbin aynı zamanda duygu ve düşünce yeteneklerinin de merkezi olduğunu düşünüyordu. Şarap ve zevk tanrısı Dionisos’un başında yapraklardan oluşan kalp şeklinde bir çelenkle tasvir edildiği bir anfora (M.Ö. 500) Yunanlıların kalp, zevk ve mutluluk arasında kurdukları ilişkiyi ortaya koyuyor.

700 Yıl Önce Koluna Kalb Dövmesi Yaptıran Isvec Kralı Magnus
Bugün bildiğimiz simetrik kalp sembolü ise Ortaçağ’da popüler olmaya başladı. 13. Yüzyıl’da, kadınların güven ve itikatini kazanmış olan İsveç Kralı Magnus Ladulas’ın kolunun üzerinde bir kalp işareti yer alırdı. 1400′lerden kalma ‘Kalbin Sunuluşu’ isimli Fransız duvar halısında erkeklerin aşık oldukları kadınlara bağlılıkları kalplerini sunarken tasvir edildi. Yine o dönemden beri kullanılan iskambil kartlarında kırmızı kalp en değerli kağıt grubu oldu.

Hayat kalp atışlarıyla başlar. Ama yine aynı şekilde kalp atışlarıyla biter. Galiba bu yüzden bütün kültürlerde canlılığın kaynağı olan ruhun kalpte yerleştiğine inanılmış .

 

Başa Dön

 

 

 

 

Karşılıksız Sevmek!

Bu, Vietnam’da savaşan ve sonunda evine dönecek olan John adında bir askerin hikayesidir. John evine gitmeden önce, San Francisco’da bulunan anne babasına telefon açtı.
” Sevgili anne ve babacığım, sonunda eve geliyorum ama birşey sormak istiyorum. Bir arkadaşımı da beraber eve getirebilir miyim?
“Tabii ki ” diye cevapladılar.
“Onunla tanışmaktan mutluluk duyarız”.

“Ama bilmeniz gereken birşey var” diye John devam etti,” o savaşta ağır
yaralandı. Kara mayınına bastı ve kolu ile bacağını kaybetti. Başka gidecek hiçbir yeri yok. Onun bize gelmesini ve bizimle yaşamasını istiyorum”.
” Bunu duyduğuma çok üzüldüm oğlum, belki kalacak başka bir yer bulması için
ona yardımcı olabiliriz”
“O hayır , onun bizimle yaşamasını istiyorum .” “Oğlum,” dedi babası, “sen ne istediğinin farkında değilsin. Böyle büyük bir sorunu olan birisi bizi çok rahatsız eder. Bizim kendi hayatımız var ve böyle farklılığa izin veremeyiz.
Bence sen eve gelmeli ve bu çocuğu unutmalısın. O kendi yaşamını devam ettirmenin bir yolunu bulacaktır.”
O andan sonra, John telefonu kapattı. Anne ve babası ondan başka bir söz duymadılar…
Birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının bir binadan düşerek öldüğünü söylediler. Polise göre intihardı. Anne ve baba telaşla uçağa binerek oğullarının teşhisini yapmak için San Francisco’daki teşhis morguna gittiler. John’u teşhis etmişlerdi. Ama gözleri faltaşı gibi açıldı… Bilmedikleri birşeyi farkettiler. John’un bir bacağı ve bir kolu yoktu…

Bu hikayede ki anne ve baba bir çoğumuza benzer. Etrafımızda iyi görünen ve neşeli insanları sevmek bize kolay gelir, ama bize rahatsızlık veren özellikle bizim kadar sağlıklı olmayan, bizim kadar güzel olmayan ve bizim kadar zeki olmayan insanlardan uzak durmayı tercih ederiz.
Çok şükür ki bizi bu kategoride gören birisi yok.
Karşılıksız sevmeyi başaran birisi sonsuza kadar ailemizdendir ne kadar çirkin ne kadar fakir ne kadar engelli olursak olalım. Bu gün yatmadan önce Allah’a biraz daha dua ederek insanları oldukları gibi kabul etmemizi sağlamasını isteyelim ve ne kadar farklı olurlarsa olsunlar onlara karşı daha anlayışlı olabilmeyi isteyelim.
Arkadaşlar çok nadir bulunan cevherlerdir. Onlar sizi güldürür ve başarmanız için destekler. Bazen tek kelime bazen bir cümle paylaşırlar ama her zaman
kalbinizi ona açmanızı beklerler.”

 

Başa Dön

 

 

 

 

İbret alınıp dikkat edilmesi gereken gerçek bir hikaye!

Chat’te tanistigi genç, abisi çikinca.. İbretle okunacak bir olay arkadaşlar..
Evlatlarımızı saran tehlikelerin haddi hesabı yok..
Anneciğim..,
3 yıl kadar önceydi, 16 yaşındaydım, hatırlıyor musun? Doğuşta yayımlanan Bir Annenin Feryadı başlıklı bir yazıyı kaç kere okutturmuş ve gözyaşları arasında o acılı anneye dualar etmiş, onun için üzülmüş ve kimsenin böyle bir duruma düşmemesi için dilekler dilemiştik…

Özellikle bizim aile ve kendimiz için dualar etmiştik…

Dizinin dibine oturur, başımı gül kokulu göğsüne yaslar; bal akıtan dilinden nasihatler dinlerdim. Yüreğinin atışında ve her anlatışında bizler vardık. Verdiğin o öğütler, yolumu aydınlatır, ufkumu açar, kendime olan güvenimi artırır, hayata bakışımı şekillendirirdi.

Beynim dinç, ruhum diri, yüreğim huzura kavuşmuş olarak ayrılırdım yanından… Ve biz aile olarak asla parçalanmayacağı derdim kendi kendime…
Arkadaş seçimine dikkat et; Sibelle ilişkilerini sınırlı ve mesafeli tut derdin… Dinlerdim ve tutardım da nasihatlerini…

Ama ne oldu da bu hale geldik, hala anlayabilmiş ve sırrını çözebilmiş değilim… Gelsem, kapını çalsam; hem evinden hem de yüreğinden içeri alacaksın, biliyorum; ama, yüzüm yok…. Utanç yığınıyım anne… Hep 16 yaşındaki bebeğin olarak kalsaydım da, sana bu acı ve utancı tattırmasaydım…

İki yıl Atheneumda okudum; benimle gurur duyuyordunuz. Yüzümüzü güldürecek, topluma hizmet eden bir insan olacaksın yavrum; diye, benden herkese övgüyle bahsediyordunuz… İkinci yıl sınıfta kaldım, üzerinde durup, nedenlerini araştırmadınız; sorup/soruşturmadınız…

O yıl ben, Sibelin internet alışkanlığının kurbanı oldum. Sanal ortamda yazışmalar hoşuma gitmişti ve uzun zaman biriyle haberleşmiştim. Dersleri askıya almış, gece-gündüz bilgisayarın başında arkadaşımla yazışıyorduk… Benim bu halimden bile övgüyle bahsediyor, Aferin benim yavruma! Gece-gündüz ders çalışıyor diyordunuz…

Ağabeyimle chat arkadaşlığım
Uzun zaman intenette yazıştığımız, hatta kim olduğunu bilmeden, yüzünü görmeden aşık olduğum gençle tanışmak üzere randevulaştık. Korkuyor, çekiniyordum; ama daha fazla dayanamadım ve randevu sözü verdim…

Okanla bir kütüphanede buluşacak ve ben elimde, Kerime Nadirin, hiçkırık adlı romanının okuyor olarak onu karşılayacaktım… Okan, tarif ettiği giyimiyle sözleştiğimiz saatte karşımda duruyordu…

Ama bu olamazdı anne!!! Çünkü karşımda ağabeyim Erhan duruyordu… Aylarca yazıştığım, şiirler gönderdiğim, sevda şarkıları bestelediğim ve hatta sevdiğimi haykırdığım kişi kardeşim Erhanmış… Göz göze geldik, bakışlarımız mum gibi birbirimizi eritiverdi. Bir utanç yığınıydık.. Kanımın donduğunu, dünyanın durduğunu hissettim bir an… Gözlerinde yanan ışığın söndüğünü, alev fışkıran bir ocağa döndüğünü gördüm. Onurluydu, namusluydu ve o bir erkekti… Dövmedi, sövmedi; beni utancımla baş başa bıraktı ve çekip gitti…

Onunla dövüşür, kapışır, kırgın ve küsülü gezerdik ya anne; şimdi onu ne çok özlüyorum bir bilsen!.. Gömlek ve pantolonlarını ütülemeyi, odasına çay-kahve götürmeyi, yatağını düzletmeyi bile özledim anne… O gidince dünyanın yükü omzuma bindi sanki…Ağabeyimin evi neden terk ettiğini hep merak ederdin ya anne, işte gizlenen bu sır ve utançtandı…

Ağabeyimi görmedim ondan sonra; ama, onu görenlerden haberini aldım. İyiymiş, sağlıklı ve çalışıyormuş. Evlenmiş ve bir de kızı olmuş… İsmini de bu yaşamıyasıca kızının adını koymuş…Elif diyorlarmış yeğenime… Ağabeyimin beni affettiğinin bir işareti mi bu anne?

Onun evden gidişinin ve ailenin büyük bir acıyla karşılaşmasının müsebbibi olarak her şeyi askıya almış, okulu boşlamış ve sigaraya başlamıştım.
Aşk Çocuklarıyla Tanışıklığım
Anne, yine Doğuşt editör imzalı bir yazıda, genç kızlar;Fuhuş Tuzağına düşmemeleri hususunda uyarılıyordu hatırlıyor musun? İnsanoğlu ne çok unutkan oluyor…

Okula artık lafolsun diye takılıyor ve yaşadığım o olayın etkisinden bir türlü kurtulamıyor, değişik yollar deniyor, bir çıkış arıyordum… Okul önünde, sarı saçları, yeşil gözleri, pahalı giysileri ve son model arabası olan bir genç sürekli beni izlemeye başladı. Her türlü konuşma ve arkadaşlık tekliflerini reddettim; diretti, inat etti ve beni pes ettirdi. Beraberce çıkmaya başlamıştık. Beni her gün güllerle; bazen de pahalı hediyelerle karşılıyordu…

Önceleri sadece elimi tutuyor, öpmeye bile yanaşmıyordu. Her hali, tavrı beni kendine bağlamış ve sırılsıklam aşık olmuştum. Onunda beni sevdiğinden ve dürüst olduğundan emindim. Çünkü benden istifade etmeye asla yanaşmıyordu. Her şeyi evliliğe saklamalıyız, seni tertemiz olarak ak duvağınla kabul etmek istiyorum iyordum
Romantizmin doruğunda bir aşk yaşıyorduk. Ayaklarım yer değmiyordu. Annem, canım anneciğim! Senin öğütlerini ve başıma nelerin geleceğinin hesabını çoktan unutmuştum.

Bir gün Serhanın oldum; nasıl oldu hala anlamış değilim. Şu an müptelası olduğum uyuşturucuyu, ilk o gün içirmiş olabilir mi diye zaman zaman düşünüyorum.. Ama ne fayda!
Zordayım, dardayım, dipsiz karanlık kuyulardayım anne!… Feryadımı duyduğunu ve her gün gözyaşları içerisinde yolumuzu beklediğini biliyorum…
Anne! Ağabeyimin evi terk edişine alışamamışken, benim de ortalardan kayboluşum sizi fena halde yıktı biliyorum. Benimle ilgili gerçekleri öğrendiğinizde kahrolacağınızı bildiğimden gitmek zorundaydım anne… Her şeyi anında sana anlatsam bu hallerin hiçbiri başıma gelmeyecekti; ama bunun için artık çok geç…

Serhan, kendisiyle olduğum o utanç anını video olarak görüntülemiş. Bu rezil kaseti size gösterme tehdit ve şantajıyla beni sizden kopardı. Birbirimizi seviyorsak, ailemi evliliğe razı ederim, böyle bir çirkefliğe neden gerek duydun diye sorduğumda verilen cevap benim bitişimin başlangıcıydı….

Ne evliliği be! Bundan böyle benim malımsın ve istediğim şekilde hareket etmek zorundasın! Aksi halde başına gelebilecekleri sen hesapla!..
Fuhuş ve uyuşturucu bataklığındayım
Parasız kaldığını söyleyerek başka erkeklere pazarlandım, uyuşturucu bulamama korkusuyla her denilene boyun eğdim. İnsanlığımdan, kadınlığımdan zerre kalmadı anne. İçimde yanan koca bir ateş her gün beni yakıp bitiriyor. Ateşten sıcak olan o kucağını özledim, gül kokunu, yüreğinin atışını, şefkatli bakışını özledim anne!..

Bir gün bu hayata elveda diyeceğim, belki de senden önce göçeceğim.. Saçlarım ve gözlerim artık gece siyahı değil!.. Sarı ve yeşil oldular anne.. Burnum düzeltildi…
Öldüğümde teşhis için seni çağırırlarsa tanımakta zorlanır ve belki de,bu benim nazlı kızım Elifim değilder çeker gidersin.. Beni yadellere bırakma anne, beni de al yanına; beni de götür gideceğin yere….

Beni, sol göğsümün, tam yüreğimin üstüne yaptırdığım ve ANNEM; yazdırdığım dövmeden tanı anne!..
Pezevenkler, bu dövmeyi, fuhuş pazarında kimse kimsenin de malını kullanmasın diye kazdırırlarmış, ama ben sana olan sevgimin bir nişanesi olarak kazdırdım ve beni ölünce rahat tanıyasın diye yazdırdım anne!…

Serhanı polise şikayet ettim, üç gün sonra çıkıp geldi ve daha da azıttı, korkuyorum anne!.. Bu şebekeyi durduracak tek güç; aileler ve özgüvenle donatılmış gençlerdir anne…

Anne, bu mektubu sana mı yazdım, yoksa benden sonra bu tuzağa düşmesini istemediğim genç kızlara mı bilemiyorum…

 

Başa Dön

 

 

 

 

Bir Şey Ancak Değerini Bilenin Yanında Kıymetlidir…

Vaktiyle ergin bir meslek erbabı, yıllarca yanında yetiştirdiği çırağını imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip: ”Oğlum” der ”Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.”


 

Çırak, elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve ”Şunu alır mısınız?” diye sorar. Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra: ”Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. Çırak teşekkür edip çıkar.Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü olarak semerciye gider: ”Buna ne verirsiniz?” diye sorar. Semerci şöyle bir bakar, ”Bu…” der ”benim semerlere iyi süs olur. Bundan kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

Çırak en son olarak kuyumcuya gider. Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar. ”Bu kadar büyük pırlantayı nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. ”Buna kaç lira istiyorsun?” Çırak sorar: ”Siz ne veriyorsunuz? ””Ne istiyorsan veririm.”

Çırak, ”Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:”Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Çırak ”emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini” anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.Meslek erbabının yanına dönen çırak büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır.”Bundan ne anladın?” diye sorar.Çırağının verdiği cevap çok doğrudur: ”Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir.”

 

Başa Dön

 

 

 

 

Bir kadının Aşk hayatı

Biriyle tanıştım. Çok hoş. Galiba o da benden hoşlandı. Bakışlarından anladım. Hem hoşlanmasa neden telefonu mu istesin? Acaba arayacak mı? Aslında ben de onu ararsam olur ama çok hevesli olduğumu anlamasın.
Aradı. Sesini duyunca çok heyecanlandım. Saçma sapan konuştum. Sanki beklemediğim bir telefondu. Ya aptal olduğumu düşünüp bir daha aramazsa…
Her an aklımda. Çok yakışıklı.

Saçlarının önü dökük. Tam beğendiğim gibi.
Nihayet tekrar aradı. Akşam buluşuyoruz. Heyecandan ölüyorum.
Ne giyeceğim ben şimdi? Çok güzel olmalıyım. Vurulmalı.
Kahretsin, saçım hiç güzel olmadı.
Harikaydı. Gözleri çok güzel. Çok da güzel bakıyor.
Galiba, aşık oluyorum. Adını duyduğumda bile avuçlarım terliyor.
Bugün elimi tuttu. Ölüyorum zannettim.
Aşığım. Kesinlikle. O da bana. Eminim.
Sanki birbirimiz için yaratılmışız. Ten uyumu dedikleri bu olmalı. Ya ona hiç rastlamasaydım.
İki dakikada bir telefonu kontrol ediyorum. Mesaj var mı diye.
Gelen mesajları alt alta yazsam, harika bir aşk şiiri çıkar ortaya. Tabii benim gönderdiklerimden de.
Çok iyi anlaşıyoruz. Onun sevdiği her şeyi seviyorum.
Müthiş biri. Beni çok seviyor.
Her an beni düşündüğünü söylüyor. Ben de onu.
Ona çok güveniyorum.
Onun dışında başka şeylerle uğraşmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum. Her an yanında olmak istiyorum.
Arkadaşlarımı atlatıp onunla buluştum.
Her şeyi biliyor. Hayranım.
Bugün arkadaşlarıyla maç seyredeceklermiş. Bozuldum. Maç benden önemli mi?
Eski sevgilisi nasıl biriydi acaba?
Bugün sadece 6 defa aradı. Oysa dün 8 defa aramıştı. Allah’ım çok mutsuzum.
Çok mutluyum.
Çok mutsuzum.
Acaba benden öncekilere de aynı şeyleri söylüyor muydu?
Onu çok seviyorum, ama o benimle yeterince ilgilenmiyor. Saçlarımın ucunu 1 cm. kestirdiğimi fark etmedi. Çok mutsuzum.
Beraberken televizyon seyrediyor. Eskiden sadece gözlerime bakardı.
Beni aldatıyor olabilir mi?
Harika bir gün geçirdik. Birbirimizi çok seviyoruz.
Gece yatınca düşündüm de, akşam yemekte bir an arka masadaki kıza baktı galiba. Saçlarımın rengini bir ton daha açmalıyım.
Evet. Artık eminim. Beni sevmiyor. Saçımın rengini açtığımı anlamadı, ”Sen makyajını mı değiştirdin?” dedi.
Ölsün istiyorum.
Hayır. Önce ben öleyim, o da vicdan azabından ölsün.
Beni aldatıyor. Kesinlikle. Gerçi elimde hiçbir ipucu yok ama eminim.
Hem neden aldatmasın? Erkek değil mi?
Çok mutluyum. Şüphelerimde haksızmışım. Uzun uzun beni ne kadar sevdiğini anlattı. Ben de onu seviyorum.
Ben de onu aldatmalıyım. Görür o gününü.
Sürekli dır dır ettiğimi söyledi. Kıskançlığımdan bunalmış. Çok mutsuzum.
Bugünden itibaren başka biri olacağım.
Beni zıvanadan çıkaran kendisi. Sürekli başka şeylerle meşgul. İşi, arkadaşları, maçlar, arabası, televizyon… O halde neden benimle birlikte?
Ayrılmamız lazım. Ondan nefret ediyorum. Allah’ım ya beni terk ederse?
İki gündür beni sevdiğini söylemedi. Başka birine âşık olmuş olabilir mi?
Çok mutsuzum.
Bir kucak çiçekle geldi. Beni çok seviyor. Ben de onu. Zaten ne yapıyorsam aşırı sevgiden yapıyorum.
Aşırı sevgimin bir faydasını görmemiş. ”Beni normal sev” dedi.
Ruhsuz.
Allah’ım ben bu adamı nasıl sevdim? Aşkın,”a” sından haberi yok.
Benim gibi bir kadına bu nasıl yapılır?
Çok bencil. Nasıl daha önce fark etmedim?
Yıllarım ziyan oldu. Bunun acısını çıkaracağım ondan.
Ona bir oyun edeceğim, hiç unutamayacak.
Allah’ım, onu kaybetmek istemiyorum.
Kel kafalı, patlak gözlü ne olacak.
Beni bir gün bile mutlu edemedi.
Onu başkasına yar etmeyeceğim.
Dokunduğumda tüylerim diken diken oluyor.
Sinir şey.
Onu hiçbir zaman sevmedim zaten.
Terk ediyorum. Kesin kararlıyım.
Hayır, terk etmiyorum. Ona hayatı zindan edeceğim.
Yarın bütün yaptıklarını bir bir yüzüne haykıracağım.
Onu çok sevdim. Bunu hiç anlamadı.
Duygusuz.
Sesini bile duymak istemiyorum.
Neden aramıyor acaba?
İnanamıyorum. Ortada hiçbir şey yokken benden ayrılmak istediğini söyledi. Asla ayrılmam. Onu çok sevdiğimi söyledim. Öldürmek istiyorum.
Aşkımdan ölmeli, ayaklarıma kapanmalı. Bu ilişki ancak o zaman bitebilir.

 

Başa Dön

 

 

 

Gönlü Geniş Gezgin Şemsten 40 Altın Kural

Her ne kadar hz. şemsin kuralları olmasada;  kırk 40 haikat diyelim

Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı:

1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur?an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah?ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah?ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O?nu bulursa, sonsuza dek O?nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar.  Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk?ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan?dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb?ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan?ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk?ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde?

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah?ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural :  Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,?ne yapalım, kaderimiz böyle?deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk?a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp? Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah?a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk?a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah?a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural :  Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O?nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !
Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde? Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk?ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde.

 

Başa Dön

 

Sitene İsimler Sözlüğü Ekle

Eklemek İçin Tıklayın

 

Sitene Rüya Tabirleri Ekle

Eklemek İçin Tıklayın